20081020

Cruiseship heading to Enceladus

The rings of Saturn
Shimmer and spark like glitter
In the wake of our ship

Zamazingo

Hikmet Usta alarmının çalması ile güzel rüyalarının arasından çekilerek hayatın acımasız gerçekleri ile bir kez daha karşı karsıya geldi. Traş olmaya bile tenezzul etmeden ustune tulumunu çekerek kabininden dışarı çıktı. Eski alışkanlığının etkisinde bir fare kadar gürültü çıkartmadan kabinin kapısını kapattı. Ancak gerisin geriye kapıya baktığında bunun gereksizliği görünce tekrar Hikmet'in keyfi bozuldu.

Son limandan hemen ayrıldıktan sonra geçırdıkleri kaza yüzünden oda arkadaşi Ahmet şu anda geminin morgunda bir buz kalıbı olarak birinci sinif ceset bileti ile yolculuğun geri kalanını sürdürüyordü. İşin kötüsü aynı kazada geminin mürettabatının neredeyse hepsini kaybetmişlerdi ve geriye sadece üç kişi kalmıştı. Tekrar Alfa Centauri'ye geri dönmek yerine kaptan Ayşe yolculuğa devam etmeye karar vermişti - çok zor bir karar da değildi acıkçası, geri dönmenin maliyeti devam etmeye göre çok daha fazla olduğundan Şirket sahiplerinin hışmına ugrayıp kaptanlığı kaybetmektense bir kahraman olarak Aydaki üslerine varma düşüncesi çok daha çekiciydi.

Hikmet Usta geminin tek tayfası kalmıştı geriye, bir de teknik mühendis Muzaffer, en son da kaptan Ayşe. Muzaffer ile Hikmet beraber zaten hasarlı gemiyi ayakta tutmak için korkunç bir çabayla calışıyorlardı. İlk birkaç gün tümüyle uykusuz halde neredeyse yıkılmakta olan sistemlerle mücadele ile geçmişti. Hem Muzaffer, hem Hikmet son derece yorgundular. Günlerdir ilk defa sekiz saat uyumuş ama hala uykusunu alamamiş Hikmet, Muzaffer’i azat etmek için makina odasına yollandı.

Muzaffer günlerdir ilk uykusuna gideceğinin düşüncesi ile dakikaları sayıyordu. Hala yüzünden uyku akan, yorgunluktan gözleri mosmor Hikmet makina odasına girince bir selam verdi bezgince.

"Hikmet, çok şükür geldin sonunda yahu, yıkılmak üzereyim"
"Muzaffer Bey, uyku yetmedi ya, yine de bir 8 saat siz uyuyun, sonra bi daha değişiriz."
"Bana uyar usta. Bu arada, yahu, kafa çalışmıyor, zamazingo" Muzaffer eliyle makina odasındaki kontrollere dogru salladi. "eeee, alette, meret yani, eee, diyorum ya, bi takim garip rakamlar var, bi baksana yahu."
"Tamam dert etme, ben bakarım, sen git yat."

Muzaffer kapıdan dişarı sallana sallana çıktıktan sonra Hikmet etrafına bir baktı. Hala uykunun etkisindeydi ve Muzaffer'in ne dediğine çok dikkat etmemişti. Bir şeyler yanliş gözüküyor olsa gerekti. Eninde sonunda bulurdu zaten. Bir bardak çay koyduktan sonra kendine, göstergeleri kontrole başlayarak geminin geçen her saniye daha da bozulan sistemlerine bakıcılığa basladı.

Sekiz saat göz açıp kaparcasına geçti. Hava temizleme sistemi bozulmuştu ve tamir edildi. Reaksiyon roketlerinin birisi durup dururken çok hafif bir şekilde basinç düşüklüğü gösteriyordu, olabildiğince borular yamandı, vidalar ve contalar yenilendi, sübaplar kontrol edildi. Muzaffer elinde bir bardak kahve ile kapıdan içeri girdiğinde Hikmet'in hali haraptı yine. Muzaffer ise biraz daha iyi gözüküyorsa da uykunun yeterli olmadiği belliydi.

"Muzaffer Bey, aha is listesi burada, ancak" Hikmet alnını ovaladi iki eliyle yorgunluktan "yahu şu zımbırtı hala sorun çıkartıyor. Akıl kalmadi yahu, cihaz yanlış ölçüyor yani, n'apsam yapayım bulamadım nerden."
"Tamam, ben bakarım, sen bir şeyler atıştır, git yat."

Hikmet duvardan destek ala ala yavaşça kantine yürüdü. Geminin bu kadar boş olması çok ilginçti. Kantinde bir tabağa soğuk bir kuru fasülye pilav doldurup mikrodalgaya attı ancak sigortaların attığını bir dakika boşu boşuna bekledikten sonra farketti. Kantinin ihtiyaclari o kadar aşagıdaydı ki yapılacaklar listesinde, bu olayın farkına bile varmamışlardı.

Pilavını soğuk fasülyelerle çatallarken koridordan bir pingleme duydu. Bir elinde tabak, bir elinde çatal, sesi takip etti ve kendini geminin köprüsünde buldu.

"Kaptan?"
"Hikmet, gel gel, yanlızlıktan canım sıkılmaya baslamıştı zaten."

Kaptan Ayşe bomboş köprüde tek başına koltugunda oturuyordu. Köprünün geri kalanı bomba patlamiş gibiydi ki işin gerçeği bundan çok uzak değildi. Gemiye çarpan meteorlardan birisi köprünün zırhını delip koca bir delik açmis, o an köprüdeki herkes birkaç saniye içerisinde basınç düşüşünden ölmüştü. Geminin radarlarindan birisinin arıza yapması ve genç ve tecrübesiz radar teknisyeninin diğer radara geçişindeki gecikme arasında nasıl bir şanstır ki olmuşşa olmuş, gemiye çarpan bir yiğin çakıl taşı Ayse'nin ve Hikmet'in neredeyse bütün gemi yoldaşlarının sonu olmuştu. Kaptan, o an kabininde uyuduğu için radar teknisyeninin hatasını düzeltemediğinden suçu kendisinde buluyordu. Hikmet bunun farkındaydi ancak sempati duymak için çok yorgundu.

"Ne dinliyorsunuz Ayşe hanım?"
"Ya, cihazların çoğu hala çalışmıyor, Muzaffer sen uyurken gelip birkaç kritik cihazı tamir etmeyi başardı, ben de o arada kendi kontrollerime bakıyordum ki müzik sistemi hala çalışıyormuş ancak kayıtların büyük kısmı kaybolmuş. Ben de kalanlardan sevdiklerimden birisini dinliyordum, Pink Floyd'un albumleri sağlam. Bu çalan Yankılar şarkısı. Sen türküleri tercih ederdin, değil mi?"
"Öyledir Ayşe hanım, bizimkiler beni daha bir geleneklere uygun yetiştirdiler, türküleri daha çok severim bu klasik muziklere göre."
Ayşe hafifçe gülümsedi. "Güzeldir bunlar yaaa, biraz melankolik ama olsun. Neyse, nasıl gidiyor?"
"Nöbeti Muzaffer Bey'e devrettim, şunu bitirip biraz uyuyacagım yine."
"İyi iyi, bir çeyler yapabilirsem haber verin, eğitimim farklı ama gördük biraz mühendislik sonuçta."
"Ayşe hanım, yardım edebilseniz kesin söyleriz, dert etmeyin."

Hikmet elindeki çatal ile selam verip kabinine yollandı. Bu kez Ahmet'in yokluğunu hatırlayarak kabin kapısını gönlünce çarptı kapattı.

Sekiz saat sonra Hikmet çok daha iyi hissediyordu. Makina odasından içeri bir türkü mırıldanarak girdiğinde Muzaffer'i elektron kaynaklarının birisinin altında buldu.

"Muzaffer Bey, gidin biraz dinlenin, sıra sizde."
"Hikmet, sıçtık ulan, sen uyurken sorunlar arttı da artti, meret hala çalışmıyor, ben bununla boğuşurken sen de zıkkımın köküne bir baksana yahu, uykuyu siktiret şimdi şunu halledeyim önce".

Hikmet, Muzaffer'in neden bahsettiğini anlamamıstı ama tekrar sorarak muhendisin yıpranmiş, ince iplik olmuş sabrını test etmeye kalkışmamanın daha iyi olacağını düsünerek reaktör kontrollerine göz atmaya gitti. Reaktörde çok miktarda argon var gibi gözüküyordu, Hikmet herşeyi unutarak basıncı düsürmeye ve radyoaktif argonu hazneden atmaya çalışmaya başladı. Çılgınca bir tempo tekrar başladı.

Sayısız gecen saatler sonra, Kaptan Ayşe koridordan aşagı koşarak makina odasından kafasını soktu "Ey ahali, zıplamadan çıkma zamanı geldi, hazır mıyız?"

Karşısında iki teknsiyen, yüzlerinden yorgunluk ve uyku akar bir şekilde sayıklamaya başladılar:
"Zamazingoda bi sorun var ama şansımızı deneyelim."
"Zıkkıma ben baktım yahu, bişi olmaaaz."
"Meretin seviyeleri şimdi daha iyi."
Ve uzun bir liste saymaya başladılar...

Zamanın ilerlediğinin farkında olan Ayşe, "Yeter, tamam, çıkıyoruz" diyerek köprüye geri koştu. İki teknisyen çılgın bir şekilde makina odasındaki cihazlara tekrar saldırdılar, birkaç saat daha dayanabilirlerse Ay yörüngesine yerleşip postu kurtarabileceklerdi.

Ayşe konsolundaki akan rakamlara baktı, bir yandan gözü gittikçe ilerleyen kronometredeydi. Bilgisayar sistemleri çoktan iptal oldugundan operasyon sırasında çok daha fazla kontrol edilmesi gereken şey var olsa da zaman kalmamıstı artık.

Kronometre sıfırı vurduğunda Ayşe elininin altındaki dügmeye bastı. Gemi iki boyut arasında sarsılarak hareket etti ve kendisini enerji seviyesinin daha uygun oldugu evrene yerleştirdi.

Ayşe'nin agzı kocaman açık kalmıştı. Karşısında Ay'ın gri yüzünü göreceğine kocaman parlak bir yıldız bütün haşmetiyle köprüyü aydınlatıyordu. İki teknisyenin mücaleleri arasında bir şeyin unutulduğu belliydi: Geminin saatleri normalden yavas çalışıyor olsa gerekti. Gemi dünya yörüngesinde olacağına Merkür'ün yörüngesinin bile içindeydi. Birkaç saniyelik fark birkaç işik dakikası mesafeye denk gelmişti.

Ayşe koltuğuna yığıldı. Bir eli gözlerini kapatırken diğer eli konsolda kendilerini kurtaracak bir düğme arıyorken kazara muzık sistemini acti.

Pink Floyd'un meshur şarkılarından birisi köprüyü doldurdu. "Kontrolleri güneşin kalbine ayarlayın!" Ayşe'nin kontrollerle mücadelesi sırasında sözlerin ne kadar yerinde olduğunu düşünecek zamanı hiç olmadı.

Ekonomik Kriz

- Evet, şimdi sıradaki maddeye geçiyoruz ajandada.
- Sayın Başkanım, sırada eğlence alanı ZZ9 Plural Z Alfa var. Verilen bütçe içerisinde ancak ekonomik durum göz önüne alındıgında fazladan bir yük olmakta.
- Keselim o zaman.
- Sayın Başkan, Turizm bakanı olarak buna karşıyım. Özellikle gençler arasında son derece popüler bir resort söz konusu bölge. Safari tarzı olaylar çevre bölgelere son derece iyi gelir getirmekte.
- Öte yandan bir yerlerden kesinti yapmak zorundayız.
- Ekonomi bakanlığı kesintiden yana.
- Ulaştırma bakanlığı bölgeye yatırım yapmaya taraftar değil.
- Çevre bakanlığı olarak karasız kalmış durumdayız. Safarilere katılanlar hayli bir miktar kuralları çiğneyerek yersel ekosisteme zarar vermekte. Arada bir izinsiz avlar söz konusu oluyor. Eger alan kapatılırsa belki doğal ekosisteme dönüş görebiliriz. Öte yandan kaçakçılar ve benzeri karakterler bölgeyi iyice kontrolleri altına alabilirler endişesindeyiz.
- Beyler, bu ekonomik şartlar altında bu bölgeye harcadıgımız enerjinin masrafını karşılayacak bir gücümüz yok. Ben bölgenin tümüyle kapatılması taraftarıyım. Herşeyi kapatıp elimizdeki kaynakları daha iyi bir şekilde değerlendirmeliyiz. Çok zamanımız yok. Bu konudaki tartişma kapanmıştır. Oylamaya geçiyoruz. ZZ9 Plural Z Alfa bölgesinin kapatılması için oylama başlamıştır.
- Kapatılsın.
- Açık kalsın.
- Kapatılsın.
- Kapatılsın.
- Protesto ediyoruz ancak bu şartlarda kapatılması taraftarıyız.
- Kapatılsın.
- Kapatılsın.
- Tamamdır. Çoğunluk kararıyla kapatılmasına karar verildi. Lütfen eyleme geçirilsin. Bir sonraki maddeye geçiyoruz....

Sekiz dakika sonra Güneş yavaşca parlaklığını kaybetti ve gökte siyah bir küreye dönüştü. Dünya Gezegenindeki milyarlarca insan aniden kararan havaya bakarak merak içinde kaldılar....

Dipnot: Türkçe Q Klavyeyi icat edenin agzına sıçayım yahu!

20081009

Flight 199A to Aldebaran

There, the announcement for the flight,
Time to get on board and fly to the stars -
Lie down in the pod, sweet dreams sweetie.

20081003

Bağdat

(Orjinalde http://hititgunesi.blogspot.com adresinde yayinlandi. Tacer'le bulusmaya giderken gidis ve gelis tren yolculuklarinda Eee'de dokuldu).

Bağdat - 29 Eylül 2008 - Sünni bir mahallenin pazar meydanı...

Saat sabah on otuz. Pazar meydanı yeni açılmış. Marullar taptaze, parlak bir yeşil. Domatesler olağanüstü güzel kırmızılıkta, limonlar ıslak ve sapsarı. Güzel bir sonbahar sabahı. Erkenden tazeleri kapmaya kararlı ev hanımları arkalarında sürükledikleri pazar arabalarıyla daha ucuzca tezgâhlari aramakla mesgul. Henüz daha erken oldugundan ve önlerinde daha uzun bir gün olduğundan, satıcıların o kadar da sesleri çıkmıyor, ancak komşu tezgâhların birisine başörtülü bir teyze yaklaşınca "abla bunlar daha hoş, taze, gel gel, domateslere bak, kıpkırmızı" diye bağırmaktan kendilerini alamıyorlar. Pazar meydanının etrafında ve içinde ellerinde AK-47leriyle dolasan genç askerlerin canı şimdiden bezmiş, ancak gözleri sürekli sağda solda laf atacakları bir genç kız aramakta. Ancak çoğunluk ya ufak veletler veya kartlamış yaşlı kadınlar - en azından onların gözünde.

Aniden bir gürültü. Kocaman bir kamyon üzerindeki karpuzları etrafa saça saça pazar meydanına dalar tam gaz. Salatalıklar, elmalar, armutlar, kavunlar, karpuzlar ve niceleri, içleri dolu veya boş tahta kasalar - her tarafa fırlar. Daha onsekizini yeni geçmiş genç askerler ürküp kaçmaya başlarken, 38 yaşında, Saddam'ın yıllarını hevesle anan çavuş Hüsamettin elindeki keleşi kamyona doğrultacak gücü ve sakinliği bulur ve tüfek takırdamaya başlar. Mermilerin büyük kısmı kamyonu ıskalar ancak birkaç tanesi kamyonun camına isabet eder.
Kamyonun camı aniden beyaz bir ağ parçası gibi çatlar, yavaş yavaş parçalara ayrılır mermiler arka arkaya vurdukça. Kamyonun direksiyonundaki Sıddık'ın ağzinda bir sözcük belirir; "Eşhedü en la..."

Ve aniden kamyon kırmızı bir alev bulutu içerisinde havaya uçar. Taşıdığı kasaların altındaki bomba tutuşur, etrafındaki çivi ve bilye parçalarını acımasızca etrafa salar. Kamyonun taşıdığı kasalar bin parçaya ayrılır ve çevredekilerin vücutlarını parçalar.

Patlamanının şok dalgası pazar meydanının bir ucundan diğer ucuna butun şemsiyeleri yırtar atar. Korkunç gürültüden kimse bir şey duyamaz olur. Uzaktan insanlar meydana doğru koşmaya başlar. Kardeşleri, bacıları, anaları, babaları meydanın içerisindeki korkunç ateş bulutu içerisindedir ne de olsa.

Ancak aradan birkaç dakika geçtikten sonra çığlıklar, ağlayan insanlar duyulur olur.

Tahmini ölü sayısı otuz. Yaralı sayısı bilinmiyor. Ölülerin de hepsi bulunabilmis degil. Yakınlarınca yığın içerisinden çıkartılıp, bir taksinin arkasına atıldıktan sonra hastaneye giderken hayatını kaybedenlerin sayısı her zamanki gibi muallakta.

İşgal altındaki Bağdat'ta normal bir sabah böyle başlar.

Bağdat Merkez Hastahanesi Morgu 14:30...

Son üç saattir ceset üstüne ceset geliyordu. Sabahki bombalamanın etkileri hâlâ devam ediyor, çeşitli mahallelerde birbirlerini kurşunlayan Şiilerin ve Sünnilerin cesetleri de yığıldıkça yığılıyordu. Vurulanların büyük kısmını sokakta öldürüldükleri yerde kalırken, bazı cesur insanlar daha sonra kendilerine olacakları düşünmeden yakınlarının bedenlerini alıp, daha sonra cenaze namazını kılıp gömebilmek için, morga taşıyorlardı. Savaş başladığından beri yüzbinlerce Iraklı bir şekilde ölmüş, cesetlerin büyük kısmı Bağdat morgundan geçmişti.

Doktor Hikmet, önüne son gelen cesede baktı: "Ulan eşşolueşşek, bu herif bizim degil, yabancı lan bu, ne buraya getirdiniz bu adamı, alın geri götürün. Yok yok, birinci şubedeki Amerikalılara verin, bokun soyu herifler kendi cesetlerine kendileri baksınlar!" Ellerini tuttuğu kanlı bezle silip, bir sonraki cesedin üstünü bir kimlik bulabilmek için aramaya basladi.

Bağdat Hava Alanı Amerikan Üssü Morgu, 18:30...

Er Jon Jones ambulanstaki torbalı cesetlere baktı. Son zamanlarda normal bir günde sadece iki-üç kişi ölüyordu, ancak bu gün hayli hareketli bir gündü. Güya Ramazan'ı kutluyordu müslümanlar ama Jon'a göre hepisinin yolu cehennemdi. Göğsünün üzerindeki haç kolyesine elini koyayarak "Dinsiz köpekler" diye mırıldandı ve cesetleri birer birer arabalara koyarak morga taşımaya başladı. Cesetlerden birisinde künye yoktu.

"Teğmenim, burda kimliksiz bi tane var, n'apıyım?"

Masasında, önünde bir elektrikli fan ile oturan Teğmen Clive, bütün bıkkınlığıyla "Ayır bi kenara, diğerleriyle işi bitince doktorlar ona bakarlar artık. Bu gün yoğun bir gün olacak" diye cevap verdi.

Jon ceset torbasına kimliksiz olduğunu belirten "John Doe" etiketini bağlayarak morgun en kenar köşesine cesedi attı ve arkasına bakmadan kalan cesetleri ambulanstan indirmeye devam etmek için yollandı.

Bağdat Merkez Hastahanesi 1 Ekim Morgu 02:45...

Doktor Yüzbaşı Stephen Suskin'e cesetlerden illallah gelmişti. Bombalamadan beri şehirde şiddet patlamış, dini bayram bilmeden birbirlerine girmişti Şiiler ve Sünniler. Amerikalı ve Iraklı askerler düzen sağlamak için çeşitli noktaları kontrole kalkışmış ve ağır kayıplar vermeye başlamışlardı. İki gündür ceset üstüne ceset morga gelmektekteydi. Çoğunluğu ciddi travmalar sayesinde hayatını kaybetmiş, on sekiz-yirmi yaşlarında çocuklar. Stephen'in burada yeni olduğundan morg bekçiliği görevi ona düşmüştü. Irak'a birden fazla defa tayin olan doktorlara morg çok karamsar geldiğinden, yeni gelenlere yaşamın gerçeklerini tanitmak icin onları morga atamak, savasin uzun surecegi belli oldugundan beri bir gelenek olmustu.

Haliyle Stephen'ın bıkkınlığı ve depresyonu anlaşılır bir durumdu. Neredeyse 15 saat önce başlayan nöbeti ile 19. cesedi karşısındaydı. Artık alışkanlığa vurmuş hareketlerle yeni cesedi torbasindan çıkartıp tezgahın önüne koydu ve otopsi kayıtlarının tutulduğu teybin kayıt düğmesine bastı.

"1 Ekim 2008, 02:55. Kimligi belirsiz John Doe. Notlara gore 29 Eylül Bağdat bombalamasında hayatını kaybetmiş. Ceset beyaz. Sarı saçlar, mavi gözler, açık renk ten. Vücut ağır travma geçirmiş. Sol kolu omzundan kopmus. Tahmini ölüm sebebi kan kaybı ve şok. Vücudun geri kalanında çeşitli şarapnel izleri var. Göğüs kafesinin sol tarafına üç ayrı şarapnel girmiş. Bacaklarında çeşitli morarmalar ve ezikler mevcut, muhtemelen sert bir objeye çarpmış. Sağ dizin hemen altında tam bir kırık var."

"Şimdi otopsiye başlıyorum. Göğüs kafesini açıyorum."

Stephen eline testere alıp göğüs kafesini T şeklinde kesti ve elleriyle göğüs kafesini açtı.

"Şarapnel parçalarının üçü de akciğerini sol taraftan delmis durumda. Kalp civarında kanama söz konusu. Şimdi sağ akciğeri inceliyorum".

Stephen birden bire durup sağdaki organı eliyle yokladı.

"Bir gariplik var, akciğerin olması gereken yerde kırmızı bir organ var. Bronşlar sağ tarafa gitmiyor. Bu organın altında küçük yuvarlak baloncuklardan oluşan başka bir organ var".

Cesedi sağ kolundan tutarak yan çevirdi ve sırtına dikkatlice baktı.

"Sırtında bir takım çizgiler söz konusu. Elimle yoklayınca solungaç gibi duruyor ama mümkün değil böyle bir şeyin olması. Bir genetik anomali olsa gerek. Bombalama sırasında bunların açılmış olma ihtimali çok düşük."

Eline, otopsileri kanıtlamak için kullanılan dijital kamerayı alarak yarıkların bir kaç fotoğrafını çekti.

"Otopsiye devam ediyorum, karın bölgesini incelemeye geçiyorum. Mide ve bağırsaklar sağlıklı gözüküyor ancak..."

Şaşkınlık.

"Ancak mide iki parçadan oluşmuş gibi. Safra kesesi ve apandisiti bulamıyorum. Apandisitin alındığına dair bir ameliyat izi vücutta gözükmüyor. Pankreası da bulamıyorum. Sanki birisi bu adamın iç organlarını ordan oraya oynatmış. Pankreasa benzer bir organ buldum ama karaciğerin altına saklanmış. Böbreklerin boyutları hayli küçük, birkaç santim uzunluğundalar."

Er Jon gece nöbetlerinden nefret ediyordu. Cesetlerle uğraşmak zor olsa da geceleri morgda bulunmak daha da zoruna gidiyordu. Mümkün olduğunca zamanını küçük bir odada etrafındaki ölülerin ruhları için dua ederek geçirsede, en azından arada bir doktorlara gözükmenin uzun vadede yaşamı icin daha yararlı olduğunun farkında olduğundan incilini kapatarak diz çöktüğü yerden kalktı ve morgda dolaşmaya başladı. Otopsi odasındaki ısığın hâlâ açık olması doktorlardan birinin hâlâ calıştığını gösteriyordu.

Aylardır morgda çalışmasına rağmen halen ölülerden rahatsız olduğu halde otopsi izlemek ilginç bir haz veriyordu. Bir cesedin ruhsuz bir et parçası oldugunun en güzel kanıtıydı otopsiler. Hiç bir saf ruh bu haldeki bir cesette durmaz, direk cennetin kapılarına giderdi. Saf olmayanlar ve çevrede kalmayı tercih eden ruhlar için ise otopsi güzel bir cezaydı. Sessizce otopsi odasının kapısını açarak içeri girdi.

Stephen olduğu yerde korkudan zıpladı ve gözleri faltaşı gibi açık Jon'a baktı. Otopsi yaptığı ceset önünde her tarafı açılmış duruyordu. Jon yüzbaşıyı bu kadar korkutacağını hiç düşünmemişti.

"Yüzbaşım? Bir şeye ihtiyacınız var mı?"

Stephen başını sallayarak Jon'a "Gel gel," yaptı ve anlatmaya başladı:

"Bu adamın vücudu saçmasapan bir şey. Gözleri mavi ama dikkatlice bakarsan altında bir göz kapağı daha var. Beyni korkunç bir şekilde karışık, girintiler çıkıntılar, ayrıca kalan her şey çok düzenli, damarlar çok güzel bir şekilde düzenlenmiş gibi. Gözlerinden birisini kesip mikroskop altında göz ağına baktım, bulamadım. Normal insanlarda göz damarları on taraftadır, bu adamda ise arka tarafta. Ayrıca çok daha fazla duyargası var. Vücudunun kalanı da..."
Stephen bulduklarını bir bir Jon'a anlatmaya başladı.

Jon yüzbaşının dediklerini dinledikçe korkusu gittikçe arttı. Karşısındaki bir insan değildi. Bir canavar, yok hayir, bir şeytan! Bir iblis!

"Yüzbaşım, ne yapacaksınız bu cesedi?"
"Kime soylesek inanmazlar, genetik arıza derler, bozukluk derler. İnanılmaz bir şey."
"Yüzbaşım, siz gidin biraz dinlenin. Çok yorgun olduğunuz belli. Siz biraz içerdeki odaya geçip uyuyun, ben burayı toplar temizlerim."

Şok geçirmekte olan Stephen hiç itiraz edemedi. Yavaş yavaş nöbetçi doktor odasına yürüyerek kendisini yatağa atar atmaz derin bir uykuya daldı.

Jon operasyon masasına dogru yürürken içinden geçirdi: "İblisin evladı."

Birkaç saat sonra bir avuç dolar el değiştirdi ve büyükçe bir torba bir taksinin arkasına atıldı.

Sabahın ilk ışıkları doğarken dokuz yüz ikinci yüzyıldan gelen yolcunun zavallı cesedi Fırat'ın kirli sularına bacağına sarılmış zincirin ağırlığıyla gömüldü. Babil'i incelemek isteyen bir araştırmacı birkac bin yıllık bir hata yüzünden pisi pisine böyle gitti.

20080930

Circus

As soon as the rocket tubes cooled down we extended the ramp on to the surface and I stepped down to the planet.

A clown with a painted face was running towards me but fell down almost immediately because his shoelaces were tied to each other.

In the background a weird animal was putting its massive trunk into the back of an other and a weird spider-like creature was dancing on top of them. And so on...

I muttered to myself. "What a circus".

Later, we nuked the planet from orbit, just to make sure.

20080920

it's not paranioa

They're following me
Wires all around - listening
Imminent brainfuck

Daha cok isik koftehor!

Kameramanin ciragi
Ustasina flash tutarken
Atom bombasi sasirtti ikisini de

Dur!

Sert bir fren isik hizinda
Vucut aniden kaldi geride
Ruh ise tam gaz devam

Experiment gone wrong

Pair of short small clones
Blocking my escape path - crying
Oh daddy! Daddy!

uzun yol

Elvisin gitari
Tingirdarken kucuk kabinde
Vegas'a 4 isikyili

UFO!

Beyaz buzul ustunde
Ziyaretin tek kaniti
Kucuk bir kan lekesi

Define

Yolcu golgeye ulasinca koruyucu gozluklerini alnina aldi. Sicagin altinda terlemis ve yorulmustu. Golgesine sigindigi heykeli ve duvari soyle bir inceledi. Gunes dogdugundan beri katettigi kum tepelerinden sonra hos bir degisiklik idi.

Gunesin parlak isiklari her tarafin renklerini soldurmustu, sari-beyaz bir manzara uzerine mavi-beyaz bir gokyuzu.

Yillarin ruzgarinin, gunduzun sicaginin ve gecenin sogunun yiprattigi koca heykel, detaylari silinmis olsa da butun hasmetiyle milyonlarca daha gun donumunu gorebilecekti. Yolcu aniden ucsuz bucaksiz zamanin kucuk bir diliminde kendisini onemsiz hissetti. Bedeni toz toprak olduktan cok daha sonra bu heykel baska yolculara golgesini sunacakti.

"Oglenin bu vaktinde depresyon hic de hos bir sey degil" diye mirildandi.

Hem heykel hem duvar bundan onbinlerce yil once bir limanin girisini koruyordu. Muhtemelen Rodos heykeli gibi cok uzaktan gozukerek kendisini denizlerde kaybetmis saskin denizcilere yol yordam saglayarak umit kaynagi oluyordu. Isin garip yani heykelin buyuklugu idi, bir tepeden daha yuksek, sanki bir dag gibiydi.

Yolcu sirt cantasini yere indirdi ve icerisini karistirmaya basladi. Birkac dakika sonra elleri ve ayaklari icin birer cift krampon buldu. Eldivenleri giyip parmaklarini hareket ettirdi. Kramponlarin sivri uclari zihninin emirlerine birebir uydu. Ayaklarindakiler de benzeri sekilde vucudunun bir devami gibi calisti. "Seks endustrisi nelere kadir" diye icinden gecirerek dikkatlice once duvara, sonra heykele tirmanmaya basladi.

Yarim saat sonra bir maymun gibi trmandigi heykelin en ustundeydi. Sicak gunes altinda gogsu kurek gibi inip kalkiyordu. Cebinden cikarttigi metal tarama cihazina goz atti. Agirca bir tas parcasinin altinda iki platinyum yapragin arasina saklanmis kucuk kagit parcasini bulup hic okumadan cebine atti. Kagidin icerigi sonra cok daha sakin ve rahat bir durumda incelenebilirdi.

Birkac dakika soluklandikta sonra bu kez dikkatlice inise basladi. Aradan bir saat gecmeden tekrar yolundaydi ve heykel hayli arkasinda kalmis, her adimda kucuklmekteydi.

Mesafenin yeterli olduguna karar verince tekrar heykele dondu. Cebinden telefonunu cikartip ana gemiyi aradi ve durum raporunu verdi. Kaptan "Yeterince uzakta misin?" diye sorunce "Galiba?" cevabini veren Yolcu, gozluklerinin ikinci seviyesini de gecirdi. Sistemin yildizini bile zor gorebilirken aniden bir parlaklik gozlerini acitacak kadar patladi. Birkac saniye sonra butun koruyucu gozlukleri cikartip ufuga baktiginda heykelin oldugu yerde kucuk bir krater gozukuyordu.

"Diger hazine avcilarina bir sey birakmak zorunda degiliz sonucta" miriltisiyla sistemin tek istasyonuna dogru yurumeye devam etti.

20080916

up for a little probing?

my eyelids are heavy
and wonderful taste of sweet sleep in my mouth
and the little alien in the corner with his probe, waiting

push the needle in to the vain

First MRSA
Now the next thing killing us
Nanos in vitro

Autumn rains

A bright flash up there -
Some robots fighting in the sky
Look - It's raining down oil

bigfoot

I forgot
You were there
In the suit

20080910

Kremlin'in Kuleleri

Premiyer Kremlin'in gorkemli kapilarindan gecerek kirmizi hali ile kaplanmis merdivenleri cikmaya basladi. Koridorda saginda ve solunda ellerinde tufekler ile askerler siralanmisti.

Premiyer'in yuruyusu yanliz bir yuruyustu. Tek basina, onunde veya arkasinda usaklari ve yalakalari olmaksizin ancak her yere gizlice yerlestirilmis televizyon kameralari sayesinde butun gezegenin gozleri uzerinde iken cikilan merdiven sanki sonsuz bir iskenceydi. Premiyer'in kirmizi kaftaninin uzun etegi arkasindan dansediyordu.

Buyuk ve gorkemli kapilar onunde acildi ve Premiyer salona girdi. Karsisinda ellerinde Dunya gezegeninin sinirsiz kontrolunu temsil eden Tac ile Uzayli ve usagi duruyordu. Derin bir nefes alarak kararli bir sekilde yurumeye devam etti.

Gunes sisteminin sahibi olan olaganustu Uzayli'nin hemen onunde durarak dizlerine coktu. Tac basina yerlestirilirken Premiyer hafifce gulumsedi ve kaftaninin altinda tasidigi bombanin tetigine basti.

Yavas yavas Kremlin'in gorkemli kuleleri yikilmaya basladi. Daha sonralari Uzaylilarin intikami cok daha aci verici olacakti.

Sonbaharin sonu

Disari ciktigimizda hava hayli soguktu. Sirtima gecirdigim kalin ceket hayli rahatsiz geliyordu, cocuklugumdan beri butun yasamimi t-shirt ve sortlarla gecirdikten sonra kalin kazaklar ve ceketler giymek cok garipsedigim bir seydi. Son birkac yil bir seylerin ters gittigi belliydi. Normalde kislari esen sicak ruzgar bizleri hayli rahat tutardi ama son birkac senedir ruzgarlar gittikce soguyordu..

Dostum benzeri sekilde giyinmis, olaganustu yavas bir sekilde batmakta olan gunese bakiyordu. Bir sure icin son gorecegimiz gunes batisiydi. Her sene birkac ay boyunca karanlikta, parlak yildizlarin altinda gecmis cocuklugumuzun anilarindaki guzel hava gitmis, yagmurlu, igrenc bir hava gelmisti. Bu kis ozellikle zor gececek gibiydi.

Antartika'nin ortasinda, guney kutbunda gecen guzel hayatimiz aniden korkunc bir degisiklige ugramisti. Dostum bana donerek "Bu kis iyi gecmeyecek, bu konuda bir seyler yapmamiz lazim, global soguma bizi kotu etkiliyor" dedi.

Hemfikirdim. Yerde, hemen onumde hayatimda ilk defa acik havada gordugum donmus bir su parcasi vardi.

Okul

Sigaramdan derin bir nefes cekip yavas yavas biraktim.Alcak gunes kutuphanenin camlarinda arta kalan demirlerinden yansiyordu, parlak sari bir gokyuzunde kan kirmizi bir leke, cigerlerimden saldigim mavi-gri duman ile. Kutuphane yapisi sayesinde kale gibi gozukse de icindeki kurumus kagitlar dusen ilk roketlerin isisiyla coktan cayir cayir yandigindan duvarlari ve birkac demir parcasi disinda pek bir sey kalmamisti geride. Ote yandan tutusmadan once orada gizlenen gerillalarin Matematige iyi bir ders verdigi ortadaydi. Zirhimin dayandigi duvarda pek saglam bir sey kalmamisti..

Izmaritin kirmizi ucuna bakarken aklima daha birkac sene once tutune ne kadar karsi oldugum geldi. Yasam bu kadar ucuz ve hizliyken galiba ilerlemis yaslarda kanserden olecegini insan ciddiye alamiyor. Izmariti bir kenara firlatarak zirhimin icine tirmandim ve zirh kendisini etrafima sardi. Once nukleer jeneratorun isigina baktim (yesil), daha sonra dikkatlice, ses cikartmamaya calisarak harakete gectim.

Son catismalarda hayli bir sekilde hasar gormus binalarin yanindan.
Anfi ilk bombalanan binalarin arasindaydi. Icerisinde saklanmis insanlar yigintilarin altinda kalmisti ve aradan gecen yillara ragmen hala iskelet parcalari taslarin arasindan cikiyordu. Yavas yavas eskiyi anarak guneye dogru yururken birden bire bir parlaklik gozume girdi - arkasindan da bir sok dalgasi. Roketin sarapnelleri etrafimdan islayarak ucusurken ne kadar sansli oldugumu farkettim. Refleks halinde Rayliyi kaldirip atesledim. Toplam 4 kilo agirligindaki sarapneller iki metalin arasindaki miknatislarla olaganustu bir ivmelenmeyle zirhimdan ayrilirken beni geriye dogri firlatti. Raylinin tepmesi gibi bir sey yok bu dunyada. Dustugum yerde yuvarlanarak dizimin ustune kalktim ve kollarimdaki son iki roketi de salladim.

MM'in kalan kisminin tepesi birden bire havaya uctu. Arkasindan roketler tembel tembel binanin ortasina carptilar. Zaten hasarli olan bina yavas yavas saga dogru yikilmaya basladi. Tam yikilirken tepesinden atlayan bir zirh gordum ve raylinin tetigine bir daha asildim. Zavallicik daha havada iken yuzlerce kucuk parcaya ayrildi.

Son tepki beni anfilerin kenarina kadar geri itmisti. Hizlica saga dondum ve egimden asagi kosmaya basladim iki tarafima yikintilari alarak. Fizigin arkasina geldigimde varoldugunu tahmin ettigim - nerede oldugunu tahmin edemedigim yedeklerle karsilastim.

Ne kadar hizli olursan ol, zirh dedigimiz meret tonlar agirliginda ve sagir sultan uzak mesafeden kosara geldigini duyuyor. Karsilama grubu son derece iyi bir sekilde tuzak kurmustu bana anlasilan. Yuksek guclu lazerler ve roketler insanin yuzune cevrilmisken insan biraz afalliyor, ne yapacagini bilemiyor. Ben oylecene dururken guneyden cok hizlica gelen. gunes isigiyla degil, atmosferdeki surtunmesinden dolayi cilginca isildayan cisimler dikkatimi cekti ve kendimi yere attim. Karsimdakilerin de eli bos durmadi ve bir yigin roket bana dogru yavas yavas harekete gecti.

Insan panik icerisindeyken cevresindeki zaman nasil da yavasliyor. Roketlerin bana dogru gelislerini, zirhima ve etrafima carpislarini son derece net hatirliyorum. Ne kadar refleksvari bir sekilde yuzumu korumus olsam da 360 derece cevremi gosteren monitorlerden insan kendisini koruyamiyor. Panik, faltasi sekilde acilmis gozler ve sok. Birkac saniye sonra dogumda ikinci bir gunes dogdu. Hemen arkasindan arkamda bir ucuncusu.

Kendime geldigimde Sahitlerden kimse kalmamisti. Muhtemelen Hocalarina danismak icin geri cekilmislerdi. Zirhim ise son gorevini yapmis, beni sadece hafif yaralar icerisinde birakmisti ancak bir yere gidebilecek bir gucu kalmamisti.

Sikayet eden kaslarimi zorlayarak zirhi ustumden attim ve yaralarimi hafifce sardim. Elime makinaliyi alip, kafama da yerde buldugum bir kaski gecirerek tepeden asagi yurumeye devam ettim ve agaclarin icerisine girdim.

10 dakika sonra Makinayi solumda birakmis bir durumda agaclarin arasindan ciktim ve eski gozlemevini sagimda gordum. Son derece dikkatli bir sekilde yaklasarak etrafindan dolastim. Birkac sene once sorunlar ilk basladiginda bir gerizekali kubbeye bir ucaksavar makinali koymaya karar verdiginden geriye yanmis ve yikilmis bir tugla yiginindan pek baska bir sey kalmamisti.Ucaksavari koyarken asagi devirip attiklari teleskop hala dustugu yerde duruyordu. Sirtimi teleskobun tubune verip yere oturup bir sigara daha cikarttim ama elimi kibrit icin cebime attigimda ne kadar sanssiz oldugum ortaya cikti.

Yuzume sari bir kar yagmaya basladi. Yok, kar degil. Kul. "Genelkurmay ve Etimesgut?" diye mirildandim kendime. Sahitler bu kez cok ileri gitmislerdi ve bunun sonu ancak ciddi kotu bitebilirdi.

Batan gunesin isinlari karsimda yavas yavas dagilmakta olan mantari aydinlatirken kaskimi ve makinalimi yere koyup okulumun meshur Devrimcilerini beklemeye basladim - pek bir umit sahibi olmadan.

Bir sigara daha olsaydi hic de fena olmazdi.