(İlk defa Hitit Güneşi Blogunda yayınlanmıştır)
Of ya of.
Scalzi sevdiğim bir yazar. Hayli sıkı macera dolu olan romanlarından tutun, geyiğin dibine vurmuş, bilim kurgudan çok komedi romanlar yazdığında da hastası olmuştum. Gel zaman git zaman, bazı romanları dışında neredeyse bütün serilerini topladım, okudum, raflara dizdim.
Ama ben galiba ‘peak Scalzi’ oldum. The End of All Things ile galiba benim Scalzi ile işim aşağı yukarı bitti. Tabii isterim ki devam edeyim okumaya - almaya, ama dur demenin zamanı geldi galiba. Old Man’s war ile 2005’de başlayan bu macera, galiba benim için 2018’de bitecek.
The Old Man’s War serisini bitirdiğinde araya birkaç farklı kitap sıkıştırsa da, Scalzi kendisini Uzay Operası tarzından çok uzak tutamadığından The İnterdependency (Dayanışma) adinda yeni bir seriye başladı, ilk kitabı ‘The Collapsing Empire - Yıkılan İmparatorluk’ 2017’de piyasaya çıkmıştı, hemen arkasından da 2018’de ‘The Consuming Fire - Tüketen Ateş’ de bu en son okuduğum çift.
The Collapsing Empire ağzımda çok kötü bir tad bırakmıştı ama bu sorun End of All Things’de başladı. Karakterlerin birisinin cinsiyetini kabaca 170 sayfa beraber geçirdikten sonra öğrenince ‘oha’ diyerek geriye gitmiş, sayfa sayfa aramıştım acaba daha önce bahsi geçti mi diye - ve sadece bir tane daha referans bulmuştum. Karakterin cinsiyeti önemli değil, ancak o noktaya kadar bilseydim kafamda çok daha iyi canlandırabilecektim.
Burada da soruna geliyoruz. Diyalog.
Her iki kitap da neredeyse %90 diyalogdan oluşmakta. Karakterler neredeyse hiç bir şekilde tasvir edilmiyor, daha yukarıda gördüğümüz üzere cinsiyetlerini bile bilmekte zorluk çekiyoruz - saç rengiymiş, boyuymuş filan hadi nerdeeee…
Tamam - eh Hakan, sen de hayal gücünü kullan diyebilirsiniz, kullanıyorum, kesinlikle kullanıyorum çünkü başka türlü mümkün değil. Uzay gemilerinin bile ‘büyük’ veya ‘‘küçük’ sıfatları dışında pek bir açıklaması yokken, başka şey yapmak da mümkün değil ki?
%90 diyalog olsun - tamam - ancak neredeyse bütün karakterlerin aynı şekilde Amerikanca konuştuğu bir evren düşünün. Hepsi aynı şekilde kendilerini ifade ediyorlar, anlatıyorlar ve aynı şekilde küfür ediyorlar… Karakterlerden iki boyutlu diye şikayet etmeyi geçtim, bir boyutu aşan pek bir şey görmedim. Böyle bir durumda özellikle bahsi çok az geçen karakterleri insan çok rahat unutuyor, hatta hayli önemli karakterleri bile ‘Ulan bu herif de kimdi?’ diye sorduruyor, eğer bir yandan isimlerle görevlerini not almıyorsan bir yerde, veya Kindle sağolsun, en son nerde bu isim geçti diye hop aratamıyorsan işin gerçekten çok zor.
Hızlı ve iğnemeli standart Scalzi diyaloğu bu romanlarda bolca var, ancak insan bir yere kadar çekiyor bunları.
Bu kadar şikayet ettim, biraz kitaplardan bahsedeyim… Hatta etmesen daha iyi. The Consuming Fire daha bu pazar günü bitti, bugün Salı, ve daha şimdiden kitabı unutmaya başladım. Aklımda ne kaldı ki?
Kısacası durum şöyle. 48 gezegenden oluşmuş bir imparatorluk, aniden imparatorluğun sonu ile karşı karşıya, ancak bir bilim adamı Lord Claremont ile babası ve kardeşi suikastlara uğradığı için istemeyerek imparator olmuş olan Cardenia dışında neredeyse kimse geleceği düşünmüyor. Ultra-kapitalist mega şirketlerin gezegenleri sahip çıktığı bu imparatorlukta tek yüzeyinde yaşanabilen gezegen ‘The End’ bir iç savaş içerisinde. Lord Claremont buradan canı dışında fazla bir şey olmadan kurtulup imparatorluğun merkezine gittiği an ışıktan hızlı yolculuğu mümkün kılan, ‘The End’i galaksinin geri kalanına bağlayan ‘akıntı’ tüpü kapanıyor.
Claremont’un bilim adamı babası Kont Claremont’un teorisine göre imparatorluğun varlığını sağlayan bu akıntı tüplerinin hepsi birkaç yıl içerisinde kapanacak ve imparatorluk bir krize girecek. The End dışında hiç bir gezegende yüzeyde yaşanmadığı için milyonlarca insanın ölümü demek. Ancak Megacorp’ları yöneten ailelerin tek derti güç ve Cardenia’yı indirip yerine geçmek.
Bundan sonra her iki kitap da hem bu akıntıların nasıl çalıştığı üzerine, hem de imparatorluk içi politikalar hakkında.
Tekrar şikayet yerine geldik. hem bu akıntıların nasıl çalıştığı üzerine, hem de imparatorluk içi politikalar hakkında dedik ancak her ikisi de 10 yaşında bir çocuğun bunları nasıl anlayacağı seviyesinde. İyi tamam, gençler için yazılmış bir kitap olduğunu varsayalım, o zaman normal diyelim - ama değil. Kitabın hedef kitlesi en azından 16 yas grubu, bol miktarda nedensiz seks ile karakterleri ciddiye almam zorlaşıyor. Seksin serbest olduğu bir kültür olsa hadi neyse, karakterler arada bir sadakat sorunlarından bahsediyor olmasalar anlayacağım. Yani hem sadakatin beklendiği bir evrendeyiz, hem de gırla hiçbir sebebi olmayan seks - bir çelişki yaratıyor.
Her iki kıtap sonuna kadar okuttu, esasında okumayı bırakacaktım ama bu Pazar öğleden sonra keyfim yerinde koltuğa oturunca, kitabı da yarıladığımı da görünce ‘Eh, bari bitireyim’ dedim, Kindle bana 2 saat için var dedi, bir saatin biraz üzerinde bitti, hatta sonlara doğru sürükleyici bile hissettim ancak önüme sunulan olay döngülerinin hepsi hayli uzaktan sırıttığı için öyle iyi bir zevk de almadım. Eğer keyfim de bozuk olsaydı bu yorum çok çok daha negatif olacaktı.
The Consuming Fire’ı Kindle’de önden sipariş etmeseydim ve sonra bunu unutmuş olmasaydım hiç almayacaktım. Gaflete düştüm, siz düşmeyin. Düşerseniz de en azından beklentilerinizi buna göre ayarlayın.
Bu seri benim için burda biter. Diğer romanlarını alacağımı hiç zannetmiyorum. Bu demek değil ki Scalzi’den tamamen ümidi kestim - umarım yazım tarzı biraz değişir de ben de tekrar zevk almaya başlarım.
Showing posts with label Review. Show all posts
Showing posts with label Review. Show all posts
20181030
20181027
La Belle Sauvage
![]() |
| Arkadaşlarla biraz içtik. The Trout Inn'in lisanssız bir fotoğrafını bulamadığımdan, temsili olarak bu fotoğrafımı koymak zorunda kaldım. |
Philip Pullmann, bundan kabaca 20 sene once Lyra’nın hikayesini bizlere okutarak kendimizi çok farklı bir evrende, ruhlarımızın vücutlarımızın dışında yaşadığı ve hayvan şekline büründüğü, cadıların arktik bölgelerde cirit attığı, kilisenin insanları baskı ve kontrol altında tutmaya çalıştığı maceralardan geçirmişti. Devam iki kitabı aynı derece etkileyici olmasa da kendilerini okutturmuş, ve üçüncü romanında Tanrı’nın öldürülmesi ile seriyi bitirmiştik.
Aradan geçen yıllarda Amerika’da en çok yasaklananlar listesinde olmaya devam eden, hatta benim bir iş arkadaşımın bile ‘çocuklara o kitapları okutturmuyoruz’ dediği bu seri yine de bir çok insana da ‘Daha! Daha!’ çığlıkları attırmıştı.
Labels:
HititGunesi,
Review
Valerian - Bin Gezegen İmparatorluğu
Bazen bekleriz, bekleriz, bekleriz. Hayaller kurarız. Kendimizi hazırlarız, pompalarız. Yüksek beklentiler yaratırız. Heves yaparız, arkadaşlar arasında konuşur, nasıl istediğimizi anlatırız, birkaç resimden nasıl olacağını hayalleriz, hayal gücümüzün bizi götürdüğü yerlere gideriz.
Ondan sonra gelir önümüze esas eser. Şanlı Edessa’da künefe yemekten tut, yeni bir Yıldız Savaşları filmine kadar, önümüze sunulan hayallerini kurduğumuzun bir gölgesidir ancak. Bir tadına bakarız, ama aklımızın bir köşesinde hep bizim umduğumuz vardır. Elimizdeki hiç de vasat olmasa da, ortalamanın üstünde olsa da, biz bir şaheser beklerken elimizde ancak ‘iyi’ bir şey vardır… Bunun verdiği acı, o kadar hakkında konuştuğumuz arkadaşlarımızdan utanmamız, kendimize kızgınlığımız, hepsi birden ‘ne bu yaaaa’ sorusuna dönüşür. Oysa ki sorun önümüzdeki değil, hayallerini kurarken çok yüksek çıtaları geren bizlerdir. Çıta alçakta olsa hop, üstünden atlardık ancak boyumuzun çok üstündeki bir çıtanın değil üstüne çıkmak, altından bile zor zıplayınca tad iyice kaçar…
![]() |
| Valerian & Laurelline orjinal sahneleri... |
Labels:
HititGunesi,
Review
Space Opera - Bir Eurovizyon Faciası
Space Opera, Cat Valente tarafından yazılmış bir uzay opera bilim kurgu romanı. Her nasılsa hayli yüksek puanlı yorumlar, bir de bizim tayfaların Facebook grubundan birisi gaflete düşüp önerince salak gibi Kindle fiyatını da düşük bulduğumdan (£7.99!) hop alıverdim. O aralar yine aynı anda bir sürü kitabı bir arada götürdüğümden, hadi bu kolay okunacak bir şey gibi diye de giriştim. Kindle bana 5 saatte insanlar bitiriyor diyince, ben de normalde hızlı okuduğumdan herhalde 2-3 saatte bitiririm diye ümitliydim.
YANLIIIIŞ! Otur yerine, sıfır.
Uzun süredir ilk defa bir romana da puanım aynen, sıfır, nada, zilch. zeroö нулевой, ゼロ.
Cat Valente, amerikalı bir yazar, ancak Edinburgh'da okumuş. İngiltere'yi görmüş olsa gerek. Şu günlerde Maine'de yaşıyor imiş Twitlerine inanırsak. Kitabın sonunda yazdığına göre bir gün bir grup arkadaşı Eurovizyon izlemeye davet etmiş.
Bizim çocukluğumuzdan beri midemiz bulana bulana, milliyetçi ve politik oy vermeleriyle nefret ettiğimiz Eurovision, Cat Valente'nin inanılmaz hoşuna gitmiş! Sonra da tutup uzayda geçen bir Eurovizyon romanı yazmış. Of be of. Yapmasaydın keşke kardeş. Niye uğraştın bu kadar, niye zamanını harcadın...
GoodReads'da 3.6, Amazon'da 4 yıldız nasıl aldı bu kitap? Yani mümkün değil.
İki nokta ilginç kitapta, en azından benim için.
Bir... Kitabın iki ana karakterinden birisinin adı Ömer Çalışkan, 2. nesil İngiliz. Hatta o kadar ingiliz ki, kitabın ilerilerinde en mükemmel İngiliz insan prototipi haline geliyor, ancak sürekli bir yerde göçmenliğin getirdiği eziklik ve kendini ortama uydurma baskısı altında.
İki... Kitabın diğer ana karakteri, Desibel Jones, bir Afgan göçmeni. Biseksüel, David Bowie'nin Ziggy karakterinin bir karikatürü, ancak (Türkiye'de de çok baskın olan) toksik erkekliğe baş çıkmış bir karakter...
Bu kadar yazdım, biraz kitabın temasından da bahsetsem iyi olacak. Bir gün uzaylılar dünyaya 'Merhaba Dünyalı, biz barış içinde geldik, esasında barış içinde gelmedik ancak eğer bize düşünen ve duyguları anlayan canlılar olduğunu ispat edemezseniz, gezegeninizi yok edip, sizleri yiyeceğiz' diyorlar!
Desibel Jones, Ömer Çalışkan ve grup arkadaşları Mira Wonderful Star, pop listelerinden yükselip herkesin başına geldiği gibi tekrar alçalıp dağılan bir grup. Mira'nın intiharından sonra grup bir daha toparlanamıyor, Jones solo çalışmalarını yaparken Ömer de aile babalığı görevine yoğunlaşıyor. Ancak uzaylıların gelmesiyle herkesin olduğu gibi bu çiftin de hayatı çok hızlıca değişiyor.
Uzaylılar ellerinde 100 tane meşhur sanatçı ve grup listesi ile gelmişler, iş bu ki onlara ulaşan radyo yayınları eski olduğundan (zaman yolculuğu da işleri karıştırıyor), 99 tanesi nalları çoktan dikmiş, ve 100. sırada tahmin edin kimin grubu var?
Desi ile Ömer, apar topar hop uzay yolculuğuna girip arkasından katılacakları yarışmanın kurallarını öğrenmeye başlıyor ve bir yandan da yeni bestelerine girişiyorlar.
Ve işler daha da karışıyor...
Benim şikayetlerim ise bitmiyor. Cat Valente'nin yazım tarzı - yarım sayfaya ulaşabilecek uzun, çok tamlamalı cümlelerden oluşan uzun paragraflar - beni hiç açmadı. John Scalzi hakkındaki en büyük şikayetim son zamanlarda romanlarında zekice olduğunu düşündüğü diyalog tarzı ile bütün karakterlerin aynı şekilde konuşup davranması idi. Cat Valente'nin yazım tarzı ise tam aksi, uzun uzun tanımlamalar, çok değil, neredeyse hiçbir mana içermeyen diyaloglar derken, benim bu kitabı okumam aylar sürdü. 5 saatlik bir kitabı neredeyse 5 ayda okudum herhalde.
Ben komedi okumayı severim, bilim kurgu / fantazi komedisini de çok severim. Mesela James Bibby'nin Ronan the Barbarian'ı bunca seneden sonra hala sevdiğim ve andığım kitaplardandır. The Hitchhiker's Guıde to the Galaxy'nin hastasıyım, Red Dwarf'a taparım.
İyi de bu ne yahu? Kitap Eurovizyon teması ile hafif, komik bir kitap olmaya çalışmış ancak bana kalırsa her yerden su alıyor, hatta batmış suların altında denizaltı taklidi yapıyor ama haberi yok bu kaptanın.
Böyle olunca... Meh. Yani ben niye ısrar ettim bilmiyorum, ama kitabın gidişatından haberdar olur olmaz pes etmeliydim.
Bana bir ders olsun. Bu kadar az zamanımın olduğu bir dönemde bir kitabı almış olmam bitirmem gerektiriyor demek olmamalı. Oturup L. Ron Hubbard'ın Battlefield Earth faciasını 'bu kadar da olmaz, daha ne kadar kötüye gidebilir' diye diye okudum ama o zamanlar üniversitede, zamanı görece olarak bol birisi idim. 9-5 iş hayatı artı git gel, üstüne yemek yap filan falan derken azten günde 2 saat okuma zamanı bulsam laylaylom bugün çok okudum diyebilecek iken 5 saat veya 5 ay bu kadar zayıf ve kötü bir kitaba zaman ayırmış olmak beni sinirlendiriyor, kızdırıyor, bu kadar da inatçı ve salak olmamalıyım diyorum.
Öte yandan, birisinin kendisine ders vermesi zor. Son birkaç gündür yine zorlaya zorlaya Scalzi'nin The Consuming Fire romanını okuduğum düşünülürse, daha dersimi anlamama çok var.
YANLIIIIŞ! Otur yerine, sıfır.
Uzun süredir ilk defa bir romana da puanım aynen, sıfır, nada, zilch. zeroö нулевой, ゼロ.
Cat Valente, amerikalı bir yazar, ancak Edinburgh'da okumuş. İngiltere'yi görmüş olsa gerek. Şu günlerde Maine'de yaşıyor imiş Twitlerine inanırsak. Kitabın sonunda yazdığına göre bir gün bir grup arkadaşı Eurovizyon izlemeye davet etmiş.
Bizim çocukluğumuzdan beri midemiz bulana bulana, milliyetçi ve politik oy vermeleriyle nefret ettiğimiz Eurovision, Cat Valente'nin inanılmaz hoşuna gitmiş! Sonra da tutup uzayda geçen bir Eurovizyon romanı yazmış. Of be of. Yapmasaydın keşke kardeş. Niye uğraştın bu kadar, niye zamanını harcadın...
GoodReads'da 3.6, Amazon'da 4 yıldız nasıl aldı bu kitap? Yani mümkün değil.
İki nokta ilginç kitapta, en azından benim için.
Bir... Kitabın iki ana karakterinden birisinin adı Ömer Çalışkan, 2. nesil İngiliz. Hatta o kadar ingiliz ki, kitabın ilerilerinde en mükemmel İngiliz insan prototipi haline geliyor, ancak sürekli bir yerde göçmenliğin getirdiği eziklik ve kendini ortama uydurma baskısı altında.
İki... Kitabın diğer ana karakteri, Desibel Jones, bir Afgan göçmeni. Biseksüel, David Bowie'nin Ziggy karakterinin bir karikatürü, ancak (Türkiye'de de çok baskın olan) toksik erkekliğe baş çıkmış bir karakter...
Bu kadar yazdım, biraz kitabın temasından da bahsetsem iyi olacak. Bir gün uzaylılar dünyaya 'Merhaba Dünyalı, biz barış içinde geldik, esasında barış içinde gelmedik ancak eğer bize düşünen ve duyguları anlayan canlılar olduğunu ispat edemezseniz, gezegeninizi yok edip, sizleri yiyeceğiz' diyorlar!
Desibel Jones, Ömer Çalışkan ve grup arkadaşları Mira Wonderful Star, pop listelerinden yükselip herkesin başına geldiği gibi tekrar alçalıp dağılan bir grup. Mira'nın intiharından sonra grup bir daha toparlanamıyor, Jones solo çalışmalarını yaparken Ömer de aile babalığı görevine yoğunlaşıyor. Ancak uzaylıların gelmesiyle herkesin olduğu gibi bu çiftin de hayatı çok hızlıca değişiyor.
Uzaylılar ellerinde 100 tane meşhur sanatçı ve grup listesi ile gelmişler, iş bu ki onlara ulaşan radyo yayınları eski olduğundan (zaman yolculuğu da işleri karıştırıyor), 99 tanesi nalları çoktan dikmiş, ve 100. sırada tahmin edin kimin grubu var?
Desi ile Ömer, apar topar hop uzay yolculuğuna girip arkasından katılacakları yarışmanın kurallarını öğrenmeye başlıyor ve bir yandan da yeni bestelerine girişiyorlar.
Ve işler daha da karışıyor...
Benim şikayetlerim ise bitmiyor. Cat Valente'nin yazım tarzı - yarım sayfaya ulaşabilecek uzun, çok tamlamalı cümlelerden oluşan uzun paragraflar - beni hiç açmadı. John Scalzi hakkındaki en büyük şikayetim son zamanlarda romanlarında zekice olduğunu düşündüğü diyalog tarzı ile bütün karakterlerin aynı şekilde konuşup davranması idi. Cat Valente'nin yazım tarzı ise tam aksi, uzun uzun tanımlamalar, çok değil, neredeyse hiçbir mana içermeyen diyaloglar derken, benim bu kitabı okumam aylar sürdü. 5 saatlik bir kitabı neredeyse 5 ayda okudum herhalde.
Ben komedi okumayı severim, bilim kurgu / fantazi komedisini de çok severim. Mesela James Bibby'nin Ronan the Barbarian'ı bunca seneden sonra hala sevdiğim ve andığım kitaplardandır. The Hitchhiker's Guıde to the Galaxy'nin hastasıyım, Red Dwarf'a taparım.
İyi de bu ne yahu? Kitap Eurovizyon teması ile hafif, komik bir kitap olmaya çalışmış ancak bana kalırsa her yerden su alıyor, hatta batmış suların altında denizaltı taklidi yapıyor ama haberi yok bu kaptanın.
Böyle olunca... Meh. Yani ben niye ısrar ettim bilmiyorum, ama kitabın gidişatından haberdar olur olmaz pes etmeliydim.
Bana bir ders olsun. Bu kadar az zamanımın olduğu bir dönemde bir kitabı almış olmam bitirmem gerektiriyor demek olmamalı. Oturup L. Ron Hubbard'ın Battlefield Earth faciasını 'bu kadar da olmaz, daha ne kadar kötüye gidebilir' diye diye okudum ama o zamanlar üniversitede, zamanı görece olarak bol birisi idim. 9-5 iş hayatı artı git gel, üstüne yemek yap filan falan derken azten günde 2 saat okuma zamanı bulsam laylaylom bugün çok okudum diyebilecek iken 5 saat veya 5 ay bu kadar zayıf ve kötü bir kitaba zaman ayırmış olmak beni sinirlendiriyor, kızdırıyor, bu kadar da inatçı ve salak olmamalıyım diyorum.
Öte yandan, birisinin kendisine ders vermesi zor. Son birkaç gündür yine zorlaya zorlaya Scalzi'nin The Consuming Fire romanını okuduğum düşünülürse, daha dersimi anlamama çok var.
Labels:
HititGunesi,
Review
20140906
Kafayı Niheidim
Tsutomu Nihei.
Tam da bu bulutlu, iç karartıcı ve uykulu günde ne yapacağımı düşünürken kapı çaldı. Haddinden fazla neşeli bir postacı, merdivenlerin bile tümünü çıkmaya üşenerek bana bir kutuyu resmen fırlattı, iyi günler dileyip vınladı. Tabii burada İngiliz Posta Ofisinin özelleştirilmesi ve çalışanlarına inanılmaz bir derecede yük bindirmeleriyle artık postacıların yürümekten vazgeçip postaları kapıdan kapıya koşarak etrafta dolaşmasından uzunca bir şekilde bahsedebilirim ama bir elimde bir kutu, öteki elimde az kalsın kapının önüne döktüğüm kahve, ayağımla kapıyı kapatarak içeri geçtim ve kutuyu açtım, içindekileri serpiştirdim.
Devamı aşağıda...
Tam da bu bulutlu, iç karartıcı ve uykulu günde ne yapacağımı düşünürken kapı çaldı. Haddinden fazla neşeli bir postacı, merdivenlerin bile tümünü çıkmaya üşenerek bana bir kutuyu resmen fırlattı, iyi günler dileyip vınladı. Tabii burada İngiliz Posta Ofisinin özelleştirilmesi ve çalışanlarına inanılmaz bir derecede yük bindirmeleriyle artık postacıların yürümekten vazgeçip postaları kapıdan kapıya koşarak etrafta dolaşmasından uzunca bir şekilde bahsedebilirim ama bir elimde bir kutu, öteki elimde az kalsın kapının önüne döktüğüm kahve, ayağımla kapıyı kapatarak içeri geçtim ve kutuyu açtım, içindekileri serpiştirdim.
Devamı aşağıda...
Labels:
HititGunesi,
Review
20130410
Hitit Güneşinden duyrulur: Heart of the Comet: Gökyüzünde bir kuyruklu yıldız var!
Esası Hitit Güneşinde yayınlandı, bi kopya da buraya artık.
PANSTARRS kuyruklu yıldızı Andromeda taraflarında çıplak gözlerle gözüküp Andromeda Galaksisi ile yarışmakta iken İngiltere'nin bulutlu ve karanlık göklerinin altında kaldığımdan çareyi alternatif çözümlerde aradım.
Zaten kötü geçen bir Mart ayından sonra geceleri hala buz kesen soğuk ve rüzgarlı Nisan gecelerini dışarıda bulutların arasından bir parça göreceğim diye uğraşmaktansa, Ocak'tan beri kesmeyen fırk-fırk sesleri arasında koltuğıma oturup 'Okunmamışlar' kitaplığından bir kitap çektim. Çektiğim kitap da sert-bilim-kurgu yazarlarının en görkemlilerinden David Brin ile Gregory Benford'un Heart of the Comet - Kuyruklu Yıldızın Kalbi çıktı. Eğer okumadıysanız çok hızlı bir özetini geçeyim.
| Gökler bulutlu olmasa aha bunun kalbinden bahsediyoruz. |
Zaten kötü geçen bir Mart ayından sonra geceleri hala buz kesen soğuk ve rüzgarlı Nisan gecelerini dışarıda bulutların arasından bir parça göreceğim diye uğraşmaktansa, Ocak'tan beri kesmeyen fırk-fırk sesleri arasında koltuğıma oturup 'Okunmamışlar' kitaplığından bir kitap çektim. Çektiğim kitap da sert-bilim-kurgu yazarlarının en görkemlilerinden David Brin ile Gregory Benford'un Heart of the Comet - Kuyruklu Yıldızın Kalbi çıktı. Eğer okumadıysanız çok hızlı bir özetini geçeyim.
Labels:
HititGunesi,
Review
20090617
Kurôn wa kokyô o mezasu - The Clone Returns Home - Klon Evine Doner - Evine Donen Klon
Orjinali Hitit Güneşi'nde yayınlandı.

Resmi nah şurdan çaldım, kızmazlar umarım!
Herşeyden önce Eee 701'de Türkçe karakter kullanmak iğrenç bir olay. Yazamıyorum resmen!!! Yazma hatalarını filan affedin eğer kaçırdıysam arada.
Sci-Fi London 8, Başar ile benim 29 Nisan ve 4 Mayıs arasında takıldıgımız bir bilim kurgu film festivaliydi. Biz herşeye gidemedik ama hayli bir kısa film izledik, uzun metrajlarda da takıldığımız hayli bir film oldu. A.R.O.G ve G.O.R.A bile gösterildi (biz gitmedik). Kısa filmlerin bir kısmını web sayfalarında gösteriyorlar. Onların da yorumlarını yaparken ayrıcana postalayacağım o linkleri.
Herneyse, Sci-Fi London 8'deki bence en ilginç fimlerden birisiydi Klon Evine Doner. Sci-Fi London 8'un yöneticisi Louis Savy'e göre ismin birkaç farklı çevirisi mevcut ama en doğru şekilde çevirdiklerini iddia etti. Ben de nah yukarıdaki gibi çevirdim.
Japon yapımı olduğundan geyik, biraz boş ama eğlenceli bir film bekliyordum. Normalde Japon ürünü izlediklerimin macera, anime veyahut Kurosava'nın feci uzun ama ilginç filmleri olmasından kaynaklanan bir sorun.
Öncelikle bir ozetini geçelim. Burdan sonrası paso spoiler dolu. Eger izleme fikriniz varsa burada durun, gidin bir yerlerden edinin ve izleyin. Bence değer. Ozellikle orijinal Solaris'i beğendiyseniz.
Kahramanımz Kohei Takahara bir astronottur. Kohei'nin ESA ile mi yoksa Japonların kendi uzay programında mı çalıstığı pek belli degil. Filmin açılısında Kohei'nin iş arkadaşlarından birisi bir kazada ölür. Bu Kohei'yi sıradaki astronot yapar halihazırdaki görev için.
Japon Uzay Ajansı bir PR faciası daha olmasın diye Kohei'ye bir seçim sunar. Yeni ve çok gizli bir teknoloji ile Kohei'nin hafızası bilgisayarlara kaydedilecek, başına bir şey gelir ise DNA'sından bir klon yaratılıp hafızası bu klona yüklenecek. Her ne kadar Kohei'ye bu bir opsiyon olarak gösterilse de aksi bir karara pek bir şansının olmadığı üstleri tarafından açık açık soylenmese de imla edilir. Kohei de kimseye, özellikle eşine bir şey söylenmemesi şartı ile kabul eder.
Nitekim Kohei uzay istasyonunun dışında çalışırken başına bir kaza gelir ve nalları dıker. Bu arkadaşımıza artık Kohei #1 diyecegim, esas ve harbi Kohei.
Kohei'nin ölümü ailesine duyurulur. Kohei #1'nin eşi kendisine Klon olayından haber verilmediği için çok kızar ancak Japon Uzay Ajansı itiraz etme şansının olmadığını açıkca ortaya koyar. Haliyle Klon operasyonuna başlanır.
Unutulmaması gereken bir nokta, hafıza transferini geçin, su ana kadar dünyada kimsenin klonlanmadığı. Haliyle bu operasyonların etik konusundaki durumları çok muallak. Film boyunca gerek klonlama gerek hafıza transeri bolca tartışılıyor karakterler arasında. Güç sahibi olan Devlet kontrol altında tuttuğu canları istediği gibi kullanıyor. Bu aşamada klonlanan Kohei #1'nin yasal olarak ne haklara sahip olduğu çok muallakta. Kohei #1'in cesedi uzayda kaybolmuş durumda. Haliyle ne bir cenaze var, ne de bir [grief] durumu. Kohei #2'nin durumu daha da bir muallak. Sonuçta anasının karnından doğmadından bu yaratığa bir kişilik diyebilir miyiz? Hafızası bilgisayardan yüklenene kadar bu et ve kemik yığını kimdir?
Sonunda bir hastahaneye benzeyen bir yerde bir yatakta Kohei #2 ile karşılaşırız.
Şimdi işleri biraz karıstıralım.
Kohei bir çocuk iken meğerse bir ikiz kardeşi varmış. Film hayli bir geçmişe dönüşlerle dolu. İki kardeş arasındaki ilişkinin pek iyi olmadığı söylenebilir. Hep kendi aralarında suçları birbirlerine atmaktalar. Küçük Kohei'nin anladığı kadarıyla anneleri öteki kardeşi daha çok sevmekte. Filmde hayli bir süre iki kardeşin birbiriyle ilişkisi irdeleniyor.
Kohei #2 kendisine geldiğinde bir şok geçirir ve kendisini yıllar once bir nehirde beraber oynarken boğularak ölmüş kardeşi Norobu zanneder. Ne eşini tanır, ne de çevresindekileri. Sonunda kafası son derece karışık bir şekilde taşradaki bir hastaneye kapatılır. Uzay Ajansının liderileri ve doktorlar Kohei #2'nin başarısız bir deney olduğuna karar verir ve onu öldürüp tekrar denemeye karar verirler.
Bu arada Kohei #2 kafası son derece karışık bir şekilde hastaneden kaçar ve taşrada dolaşmaya başlar.
Burada filmin en hoş yanlarından birisine geliyoruz. Genelde Japon filmlerinde gördüklerim kalabalık ve hareketli şehirleri. Burada Japonya'nın ne kadar güzel bir yer olduğunu olaganüstü bir sinematografi ile göruyoruz. Açıkçası sinemada en ön koltuklardan izlediğimizden olsa gerek bana bütün film hafifçe flu gözüktüyse de eminin DVD veya BD ile izlendiğinde çok daha güzel olacaktı.
Kohei #2 bir nehir kenarında bir uzay elbisesi bulur! Uzay elbisesinin içinde Kohei #1'in vücudu vardır. Hala kendisini ikiz kardeşi zannettiği için Uzay gemisinin içindeki Kohei #1'i sırtına alarak çocukken yaşadıkları eve doğru yola çıkar.
Burada film biraz metafizikleşiyor. Pek tabii ki Kohei #1'in uzay elbiseli veya elbisesiz cesedinin Japonyaya tek parça olarak düşmesinin imkanı yok. Hatta bir yerde Kohei #2'nin sırtından alınır uzay elbisesi ve hurdalarla beraber çöpe atılır ancak Kohei #2 bir yıkıntıda dinlenirken Kohei #1 ve uzay elbisesi tekrar ortaya çıkar. Gittikçe hafızaları birbirine giren Kohei #2 bir tarlada yorgunluktan yıkılır ve sırtındaki uzay elbisesi ayağa kalkarak Kohei #2'ye destek olur. Uzay elbisesi bir çiftçi tarafından korkuluk olarak tasvir edilir ancak çiftçinin mi yoksa Kohei #2'nin mi bakış açısı gerçektir pek belli edilmez.
En sonunda Kohei #2 çocukken yaşadıkları evin yığıntısına gelir ve yıkılır.
Bu arada Uzay Ajansının liderleri hafıza transferi konusunda dünyadaki en büyük lideri projelerinde çalışıp yeni bir Kohei klonu başarılı bir şekilde yaratmaya ikna etmeye çalısmaktadır. Meğerse bu 'Sensei' kendi torununu klonlamayı başarnca mış, devlet de yakalayınca ev hapsine tıkılmış ve klon torunu 'imha' edilmiş!
Yine bu aşamada klonların ne olduğu ciddi bir şekilde tartışılıyor. Açıkça Japon devletinin klonlara özgür düşünen bir insan değil, kendilerine ait bir yaratık olarak baktığı kesin. 'Başarısız' deneyler hiç bir endişe güdülmeden 'imha' ediliyor. Ayrıca bilgisayarda tutulan hafızanın bir kişilik olup olmadıgı da irdeniyor.
Şantaj sayesinde sağlanan Sensei'nin yardımıyla yaratılan Kohei #3 bir başarıdır. Hafızası ve kişiliği yerinde olan Kohei #3, Kohei #2'den haberdar olunca onu aramaya yola çıkar ve neredeyse aynı yollardan geçerek (hatta Kohei #2'nin karşılaştığı çiftçiye de rastlayarak) çocukluk evinde bulur kendisini. Yıkıntının içinde içi boş bir uzay elbisesinin yanında Kohei #2'nin cesedini bulur. Çocuklukluğunda kardeşi ile oynadığı bahçeye cesedi gömer. Film de burada biter.
Eger orijinal Solaris filminin akışını çok hızlı bulduysanız bu film sizin için ideal. Filmin temposu gerçekten çok çok düşük. Bazı sahneler Solaris'teki manasız araba yolculuğu gibi uzun uzun devam ediyor (bu arada o araba yolculuğu sahnesi de Japonyada çekilmiş. Yönetmen "Yahu Japonya çok ileri bir yer, oraya gidip biraz film çekelim, gelecekte tadı verir" diye ekibi toplayıp Japonya'ya gider ancak bir bok bulamaz filme koyacak ancak uzuun bir tünelli üst geçitli bir çekimi sonunda kullanma kararı verir. Çok ilginç bir şey. Bu arada orijinal Solaris de benim favori filmlerindendir).
Arada işlenen olaylardan birisi ise Kohei'nin annesinin kanserden ölmesi. Annesi Kohei ve Norobu'yu hiç karıştırmayan ender kişilerden. Kohei #2 annesini ölüm döşeğinde ziyaret ettiğinde annesinin Kohei #2'yi Kohei olarak tanıması önemli bir nokta.
Bu arada Kohei #2 ve Kohei #3 sadece bizim bildiğimiz denemeler. Bir ara başkalarının da yaratıldığı ve imha edildigi ima ediliyor. Sonuçta böyle bir denemenin hangi etik kurallarıyla gerçek hayatta kullanılacağını bilemiyoruz. Iç organ yetiştirmek için klon yaratmak etik mi değil mi hala tartışılan bir konu. Bazıları en baştan klon yaratmaya karşı iken bazıları yaratılan klonların ruhlarının olmayacağını iddia ederken bana sorarsanız ruh denen kavramın varlığı bile belli değil. Ayrıca birden fazla aynı vücudun aynı anda aynı hafızalarla yaşaması ilginç bir sorun yaratıyor, bu farklı bedenler sonuçta aynı orijinal bireyin zihnini ve geçmişini içermekte, hangisi yasal olarak orjinal kişiliğin devami? Bu filmin sonunda Kohei #3 dışında herhangi birisi canlı kalmıyor ancak Kohei #1'in yıllarca süren astronot eğitimini acaba klonlar birebir kullanabilecek mi? Sonuçta günden güne yapabildiğimiz coğu şey omurilik soganımız tarafından refleks haline getirilmiş şeyler, hafıza veya kişilik transferi omurilik soğanımızı da yazabilecek mi? Eger bu transfer söz konusu ise (ki klonlar hemen yürümeye ve konuşmaya başladığına göre öyle), peki uzay ajansının bir sürü Kohei yetiştirip astronot sayısını son derece hızlı bir şekilde arttırmasını engelleyen nedir? Sonuçta yıllarca uzman eğitim masrafından daha ucuza çıksa gerek klonlamak. Pek tabii ki bu teknolojinin asker yetiştirmek için kullanılması da mümkün (bkz. süper rezil Star Wars filmleri (bence sadece üç tane Star Wars filmi var ve Empire Strikes Back en iyisidir)).
Film son derece güzel işlenmiş. CGI dolu ama senaryosu yüz kelime içerisinde yazılabilecek son dönem filmleriyle karşılaştırıldığında uzaydaki EVA sahnesi dışında herhangi bir CGI içermeyen, dev bir bilgisayar sisteminin gösterildiği gelecekçi sahneler dışında tümüyle bildiğimiz odalar, geçmişin anıları ve son derece güzel Japonya taşra manzaraları ile sadece karakterlerin dedikleri ve yaptıklıyla anlatılmış, son derece zor etiksel konuları irdeleyen bu film bende mutluluk yarattı. Bence festival içerisinde izlediğimiz en iyi ikinci filmdi. İlk film hangisi diye sorarsanız ayrıca yorumlayacagım 20'ci Yüzyıl Çocukları (20th Century Boys). CGI için çok para harcanmadan da iyi bilim kurgu filminin çekilebileceğinin büyük bir kanıtı.
Bu filmi bittorrent sayfalarında bulamadım ama belki siz bulursunuz. Açıkcası DVD'sini arşiv amaçlı kesinlikle edinmek isterim.
Bu günlük bu kadar. Sci-Fi London 8'de hayli bir film gördük. Yeni yorumlar yakında.
- Yönetmen: Kanji Nakajima
- Yıl: 2008
- Süre: 110 dakika

Resmi nah şurdan çaldım, kızmazlar umarım!
Herşeyden önce Eee 701'de Türkçe karakter kullanmak iğrenç bir olay. Yazamıyorum resmen!!! Yazma hatalarını filan affedin eğer kaçırdıysam arada.
Sci-Fi London 8, Başar ile benim 29 Nisan ve 4 Mayıs arasında takıldıgımız bir bilim kurgu film festivaliydi. Biz herşeye gidemedik ama hayli bir kısa film izledik, uzun metrajlarda da takıldığımız hayli bir film oldu. A.R.O.G ve G.O.R.A bile gösterildi (biz gitmedik). Kısa filmlerin bir kısmını web sayfalarında gösteriyorlar. Onların da yorumlarını yaparken ayrıcana postalayacağım o linkleri.
Herneyse, Sci-Fi London 8'deki bence en ilginç fimlerden birisiydi Klon Evine Doner. Sci-Fi London 8'un yöneticisi Louis Savy'e göre ismin birkaç farklı çevirisi mevcut ama en doğru şekilde çevirdiklerini iddia etti. Ben de nah yukarıdaki gibi çevirdim.
Japon yapımı olduğundan geyik, biraz boş ama eğlenceli bir film bekliyordum. Normalde Japon ürünü izlediklerimin macera, anime veyahut Kurosava'nın feci uzun ama ilginç filmleri olmasından kaynaklanan bir sorun.
Öncelikle bir ozetini geçelim. Burdan sonrası paso spoiler dolu. Eger izleme fikriniz varsa burada durun, gidin bir yerlerden edinin ve izleyin. Bence değer. Ozellikle orijinal Solaris'i beğendiyseniz.
Kahramanımz Kohei Takahara bir astronottur. Kohei'nin ESA ile mi yoksa Japonların kendi uzay programında mı çalıstığı pek belli degil. Filmin açılısında Kohei'nin iş arkadaşlarından birisi bir kazada ölür. Bu Kohei'yi sıradaki astronot yapar halihazırdaki görev için.
Japon Uzay Ajansı bir PR faciası daha olmasın diye Kohei'ye bir seçim sunar. Yeni ve çok gizli bir teknoloji ile Kohei'nin hafızası bilgisayarlara kaydedilecek, başına bir şey gelir ise DNA'sından bir klon yaratılıp hafızası bu klona yüklenecek. Her ne kadar Kohei'ye bu bir opsiyon olarak gösterilse de aksi bir karara pek bir şansının olmadığı üstleri tarafından açık açık soylenmese de imla edilir. Kohei de kimseye, özellikle eşine bir şey söylenmemesi şartı ile kabul eder.
Nitekim Kohei uzay istasyonunun dışında çalışırken başına bir kaza gelir ve nalları dıker. Bu arkadaşımıza artık Kohei #1 diyecegim, esas ve harbi Kohei.
Kohei'nin ölümü ailesine duyurulur. Kohei #1'nin eşi kendisine Klon olayından haber verilmediği için çok kızar ancak Japon Uzay Ajansı itiraz etme şansının olmadığını açıkca ortaya koyar. Haliyle Klon operasyonuna başlanır.
Unutulmaması gereken bir nokta, hafıza transferini geçin, su ana kadar dünyada kimsenin klonlanmadığı. Haliyle bu operasyonların etik konusundaki durumları çok muallak. Film boyunca gerek klonlama gerek hafıza transeri bolca tartışılıyor karakterler arasında. Güç sahibi olan Devlet kontrol altında tuttuğu canları istediği gibi kullanıyor. Bu aşamada klonlanan Kohei #1'nin yasal olarak ne haklara sahip olduğu çok muallakta. Kohei #1'in cesedi uzayda kaybolmuş durumda. Haliyle ne bir cenaze var, ne de bir [grief] durumu. Kohei #2'nin durumu daha da bir muallak. Sonuçta anasının karnından doğmadından bu yaratığa bir kişilik diyebilir miyiz? Hafızası bilgisayardan yüklenene kadar bu et ve kemik yığını kimdir?
Sonunda bir hastahaneye benzeyen bir yerde bir yatakta Kohei #2 ile karşılaşırız.
Şimdi işleri biraz karıstıralım.
Kohei bir çocuk iken meğerse bir ikiz kardeşi varmış. Film hayli bir geçmişe dönüşlerle dolu. İki kardeş arasındaki ilişkinin pek iyi olmadığı söylenebilir. Hep kendi aralarında suçları birbirlerine atmaktalar. Küçük Kohei'nin anladığı kadarıyla anneleri öteki kardeşi daha çok sevmekte. Filmde hayli bir süre iki kardeşin birbiriyle ilişkisi irdeleniyor.
Kohei #2 kendisine geldiğinde bir şok geçirir ve kendisini yıllar once bir nehirde beraber oynarken boğularak ölmüş kardeşi Norobu zanneder. Ne eşini tanır, ne de çevresindekileri. Sonunda kafası son derece karışık bir şekilde taşradaki bir hastaneye kapatılır. Uzay Ajansının liderileri ve doktorlar Kohei #2'nin başarısız bir deney olduğuna karar verir ve onu öldürüp tekrar denemeye karar verirler.
Bu arada Kohei #2 kafası son derece karışık bir şekilde hastaneden kaçar ve taşrada dolaşmaya başlar.
Burada filmin en hoş yanlarından birisine geliyoruz. Genelde Japon filmlerinde gördüklerim kalabalık ve hareketli şehirleri. Burada Japonya'nın ne kadar güzel bir yer olduğunu olaganüstü bir sinematografi ile göruyoruz. Açıkçası sinemada en ön koltuklardan izlediğimizden olsa gerek bana bütün film hafifçe flu gözüktüyse de eminin DVD veya BD ile izlendiğinde çok daha güzel olacaktı.
Kohei #2 bir nehir kenarında bir uzay elbisesi bulur! Uzay elbisesinin içinde Kohei #1'in vücudu vardır. Hala kendisini ikiz kardeşi zannettiği için Uzay gemisinin içindeki Kohei #1'i sırtına alarak çocukken yaşadıkları eve doğru yola çıkar.
Burada film biraz metafizikleşiyor. Pek tabii ki Kohei #1'in uzay elbiseli veya elbisesiz cesedinin Japonyaya tek parça olarak düşmesinin imkanı yok. Hatta bir yerde Kohei #2'nin sırtından alınır uzay elbisesi ve hurdalarla beraber çöpe atılır ancak Kohei #2 bir yıkıntıda dinlenirken Kohei #1 ve uzay elbisesi tekrar ortaya çıkar. Gittikçe hafızaları birbirine giren Kohei #2 bir tarlada yorgunluktan yıkılır ve sırtındaki uzay elbisesi ayağa kalkarak Kohei #2'ye destek olur. Uzay elbisesi bir çiftçi tarafından korkuluk olarak tasvir edilir ancak çiftçinin mi yoksa Kohei #2'nin mi bakış açısı gerçektir pek belli edilmez.
En sonunda Kohei #2 çocukken yaşadıkları evin yığıntısına gelir ve yıkılır.
Bu arada Uzay Ajansının liderleri hafıza transferi konusunda dünyadaki en büyük lideri projelerinde çalışıp yeni bir Kohei klonu başarılı bir şekilde yaratmaya ikna etmeye çalısmaktadır. Meğerse bu 'Sensei' kendi torununu klonlamayı başarnca mış, devlet de yakalayınca ev hapsine tıkılmış ve klon torunu 'imha' edilmiş!
Yine bu aşamada klonların ne olduğu ciddi bir şekilde tartışılıyor. Açıkça Japon devletinin klonlara özgür düşünen bir insan değil, kendilerine ait bir yaratık olarak baktığı kesin. 'Başarısız' deneyler hiç bir endişe güdülmeden 'imha' ediliyor. Ayrıca bilgisayarda tutulan hafızanın bir kişilik olup olmadıgı da irdeniyor.
Şantaj sayesinde sağlanan Sensei'nin yardımıyla yaratılan Kohei #3 bir başarıdır. Hafızası ve kişiliği yerinde olan Kohei #3, Kohei #2'den haberdar olunca onu aramaya yola çıkar ve neredeyse aynı yollardan geçerek (hatta Kohei #2'nin karşılaştığı çiftçiye de rastlayarak) çocukluk evinde bulur kendisini. Yıkıntının içinde içi boş bir uzay elbisesinin yanında Kohei #2'nin cesedini bulur. Çocuklukluğunda kardeşi ile oynadığı bahçeye cesedi gömer. Film de burada biter.
Eger orijinal Solaris filminin akışını çok hızlı bulduysanız bu film sizin için ideal. Filmin temposu gerçekten çok çok düşük. Bazı sahneler Solaris'teki manasız araba yolculuğu gibi uzun uzun devam ediyor (bu arada o araba yolculuğu sahnesi de Japonyada çekilmiş. Yönetmen "Yahu Japonya çok ileri bir yer, oraya gidip biraz film çekelim, gelecekte tadı verir" diye ekibi toplayıp Japonya'ya gider ancak bir bok bulamaz filme koyacak ancak uzuun bir tünelli üst geçitli bir çekimi sonunda kullanma kararı verir. Çok ilginç bir şey. Bu arada orijinal Solaris de benim favori filmlerindendir).
Arada işlenen olaylardan birisi ise Kohei'nin annesinin kanserden ölmesi. Annesi Kohei ve Norobu'yu hiç karıştırmayan ender kişilerden. Kohei #2 annesini ölüm döşeğinde ziyaret ettiğinde annesinin Kohei #2'yi Kohei olarak tanıması önemli bir nokta.
Bu arada Kohei #2 ve Kohei #3 sadece bizim bildiğimiz denemeler. Bir ara başkalarının da yaratıldığı ve imha edildigi ima ediliyor. Sonuçta böyle bir denemenin hangi etik kurallarıyla gerçek hayatta kullanılacağını bilemiyoruz. Iç organ yetiştirmek için klon yaratmak etik mi değil mi hala tartışılan bir konu. Bazıları en baştan klon yaratmaya karşı iken bazıları yaratılan klonların ruhlarının olmayacağını iddia ederken bana sorarsanız ruh denen kavramın varlığı bile belli değil. Ayrıca birden fazla aynı vücudun aynı anda aynı hafızalarla yaşaması ilginç bir sorun yaratıyor, bu farklı bedenler sonuçta aynı orijinal bireyin zihnini ve geçmişini içermekte, hangisi yasal olarak orjinal kişiliğin devami? Bu filmin sonunda Kohei #3 dışında herhangi birisi canlı kalmıyor ancak Kohei #1'in yıllarca süren astronot eğitimini acaba klonlar birebir kullanabilecek mi? Sonuçta günden güne yapabildiğimiz coğu şey omurilik soganımız tarafından refleks haline getirilmiş şeyler, hafıza veya kişilik transferi omurilik soğanımızı da yazabilecek mi? Eger bu transfer söz konusu ise (ki klonlar hemen yürümeye ve konuşmaya başladığına göre öyle), peki uzay ajansının bir sürü Kohei yetiştirip astronot sayısını son derece hızlı bir şekilde arttırmasını engelleyen nedir? Sonuçta yıllarca uzman eğitim masrafından daha ucuza çıksa gerek klonlamak. Pek tabii ki bu teknolojinin asker yetiştirmek için kullanılması da mümkün (bkz. süper rezil Star Wars filmleri (bence sadece üç tane Star Wars filmi var ve Empire Strikes Back en iyisidir)).
Film son derece güzel işlenmiş. CGI dolu ama senaryosu yüz kelime içerisinde yazılabilecek son dönem filmleriyle karşılaştırıldığında uzaydaki EVA sahnesi dışında herhangi bir CGI içermeyen, dev bir bilgisayar sisteminin gösterildiği gelecekçi sahneler dışında tümüyle bildiğimiz odalar, geçmişin anıları ve son derece güzel Japonya taşra manzaraları ile sadece karakterlerin dedikleri ve yaptıklıyla anlatılmış, son derece zor etiksel konuları irdeleyen bu film bende mutluluk yarattı. Bence festival içerisinde izlediğimiz en iyi ikinci filmdi. İlk film hangisi diye sorarsanız ayrıca yorumlayacagım 20'ci Yüzyıl Çocukları (20th Century Boys). CGI için çok para harcanmadan da iyi bilim kurgu filminin çekilebileceğinin büyük bir kanıtı.
Bu filmi bittorrent sayfalarında bulamadım ama belki siz bulursunuz. Açıkcası DVD'sini arşiv amaçlı kesinlikle edinmek isterim.
Bu günlük bu kadar. Sci-Fi London 8'de hayli bir film gördük. Yeni yorumlar yakında.
Labels:
Review
Subscribe to:
Posts (Atom)

