Space Opera, Cat Valente tarafından yazılmış bir uzay opera bilim kurgu romanı. Her nasılsa hayli yüksek puanlı yorumlar, bir de bizim tayfaların Facebook grubundan birisi gaflete düşüp önerince salak gibi Kindle fiyatını da düşük bulduğumdan (£7.99!) hop alıverdim. O aralar yine aynı anda bir sürü kitabı bir arada götürdüğümden, hadi bu kolay okunacak bir şey gibi diye de giriştim. Kindle bana 5 saatte insanlar bitiriyor diyince, ben de normalde hızlı okuduğumdan herhalde 2-3 saatte bitiririm diye ümitliydim.
YANLIIIIŞ! Otur yerine, sıfır.
Uzun süredir ilk defa bir romana da puanım aynen, sıfır, nada, zilch. zeroö нулевой, ゼロ.
Cat Valente, amerikalı bir yazar, ancak Edinburgh'da okumuş. İngiltere'yi görmüş olsa gerek. Şu günlerde Maine'de yaşıyor imiş Twitlerine inanırsak. Kitabın sonunda yazdığına göre bir gün bir grup arkadaşı Eurovizyon izlemeye davet etmiş.
Bizim çocukluğumuzdan beri midemiz bulana bulana, milliyetçi ve politik oy vermeleriyle nefret ettiğimiz Eurovision, Cat Valente'nin inanılmaz hoşuna gitmiş! Sonra da tutup uzayda geçen bir Eurovizyon romanı yazmış. Of be of. Yapmasaydın keşke kardeş. Niye uğraştın bu kadar, niye zamanını harcadın...
GoodReads'da 3.6, Amazon'da 4 yıldız nasıl aldı bu kitap? Yani mümkün değil.
İki nokta ilginç kitapta, en azından benim için.
Bir... Kitabın iki ana karakterinden birisinin adı Ömer Çalışkan, 2. nesil İngiliz. Hatta o kadar ingiliz ki, kitabın ilerilerinde en mükemmel İngiliz insan prototipi haline geliyor, ancak sürekli bir yerde göçmenliğin getirdiği eziklik ve kendini ortama uydurma baskısı altında.
İki... Kitabın diğer ana karakteri, Desibel Jones, bir Afgan göçmeni. Biseksüel, David Bowie'nin Ziggy karakterinin bir karikatürü, ancak (Türkiye'de de çok baskın olan) toksik erkekliğe baş çıkmış bir karakter...
Bu kadar yazdım, biraz kitabın temasından da bahsetsem iyi olacak. Bir gün uzaylılar dünyaya 'Merhaba Dünyalı, biz barış içinde geldik, esasında barış içinde gelmedik ancak eğer bize düşünen ve duyguları anlayan canlılar olduğunu ispat edemezseniz, gezegeninizi yok edip, sizleri yiyeceğiz' diyorlar!
Desibel Jones, Ömer Çalışkan ve grup arkadaşları Mira Wonderful Star, pop listelerinden yükselip herkesin başına geldiği gibi tekrar alçalıp dağılan bir grup. Mira'nın intiharından sonra grup bir daha toparlanamıyor, Jones solo çalışmalarını yaparken Ömer de aile babalığı görevine yoğunlaşıyor. Ancak uzaylıların gelmesiyle herkesin olduğu gibi bu çiftin de hayatı çok hızlıca değişiyor.
Uzaylılar ellerinde 100 tane meşhur sanatçı ve grup listesi ile gelmişler, iş bu ki onlara ulaşan radyo yayınları eski olduğundan (zaman yolculuğu da işleri karıştırıyor), 99 tanesi nalları çoktan dikmiş, ve 100. sırada tahmin edin kimin grubu var?
Desi ile Ömer, apar topar hop uzay yolculuğuna girip arkasından katılacakları yarışmanın kurallarını öğrenmeye başlıyor ve bir yandan da yeni bestelerine girişiyorlar.
Ve işler daha da karışıyor...
Benim şikayetlerim ise bitmiyor. Cat Valente'nin yazım tarzı - yarım sayfaya ulaşabilecek uzun, çok tamlamalı cümlelerden oluşan uzun paragraflar - beni hiç açmadı. John Scalzi hakkındaki en büyük şikayetim son zamanlarda romanlarında zekice olduğunu düşündüğü diyalog tarzı ile bütün karakterlerin aynı şekilde konuşup davranması idi. Cat Valente'nin yazım tarzı ise tam aksi, uzun uzun tanımlamalar, çok değil, neredeyse hiçbir mana içermeyen diyaloglar derken, benim bu kitabı okumam aylar sürdü. 5 saatlik bir kitabı neredeyse 5 ayda okudum herhalde.
Ben komedi okumayı severim, bilim kurgu / fantazi komedisini de çok severim. Mesela James Bibby'nin Ronan the Barbarian'ı bunca seneden sonra hala sevdiğim ve andığım kitaplardandır. The Hitchhiker's Guıde to the Galaxy'nin hastasıyım, Red Dwarf'a taparım.
İyi de bu ne yahu? Kitap Eurovizyon teması ile hafif, komik bir kitap olmaya çalışmış ancak bana kalırsa her yerden su alıyor, hatta batmış suların altında denizaltı taklidi yapıyor ama haberi yok bu kaptanın.
Böyle olunca... Meh. Yani ben niye ısrar ettim bilmiyorum, ama kitabın gidişatından haberdar olur olmaz pes etmeliydim.
Bana bir ders olsun. Bu kadar az zamanımın olduğu bir dönemde bir kitabı almış olmam bitirmem gerektiriyor demek olmamalı. Oturup L. Ron Hubbard'ın Battlefield Earth faciasını 'bu kadar da olmaz, daha ne kadar kötüye gidebilir' diye diye okudum ama o zamanlar üniversitede, zamanı görece olarak bol birisi idim. 9-5 iş hayatı artı git gel, üstüne yemek yap filan falan derken azten günde 2 saat okuma zamanı bulsam laylaylom bugün çok okudum diyebilecek iken 5 saat veya 5 ay bu kadar zayıf ve kötü bir kitaba zaman ayırmış olmak beni sinirlendiriyor, kızdırıyor, bu kadar da inatçı ve salak olmamalıyım diyorum.
Öte yandan, birisinin kendisine ders vermesi zor. Son birkaç gündür yine zorlaya zorlaya Scalzi'nin The Consuming Fire romanını okuduğum düşünülürse, daha dersimi anlamama çok var.
20181027
20180802
Need to create
A point in your life
To create, consume, or nothing at all...
Summer slips away.
Labels:
haiku
Let's make some tea
So, you’re thirsty and want to quench it. Tea is the best method in these shores.
First, you boil the water.
You need fresh water. Not the type you get from the tap, filter through, and then leave on the table for days and days - funny tasting and weird stuff brewing in it. Pour it down the drain and get a fresh fill from the tap.
Then, boil it. Make sure it’s boiled. Did I say, it needs to be boiling?
Reach for the cupboard, and check what you have. You might have the loose leaves, you might have the pyramid tea bags, you might have the mightiest assam tea you can get your hands on… It does not matter.
Put it in the mug.
Pour the boiling water into it.
Leave a bit of space at the top.
Then, pour the milk in.
Don’t ever, never, put the milk first!
Wait for two minutes.
Then take the tea bag out. If you used leaves, use a strainer.
Then enjoy the brew. Have fun.
Labels:
Random
20150513
launch the hive to an orbit
Busy bee in zero gee
Flying towards the sun, round and round
Never reaching home
Flying towards the sun, round and round
Never reaching home
Labels:
scifaiku
Ve bir daha...
Gün geçmiyor ki hala etik kemiği kırılmamış ama kendisinden habersiz
bir şekilde Kuduz veya Üzgün Köpek listesinde listelenmiş birileri daha
Hugo'dan adaylığını çekmiyor.
Black Gate Fantazi blogu 'Tanrının Sesi' Theodore Beale tarafından Kuduz Köpek listesinden Hugo adaylarına sokulmuştu. Black Gate elemanları aralarında konuşup zaten kazanan yok kategorisini desteklerken bir yandan kendilerinin aday olmalarının etiksel bir saçmalık olduğuna, daha önce bahsettiğim gibi Connie Willis'in de dediği gibi bu işin tehdit altında olmayacağına kanaat getirerek az önce adaylıktan çekildiklerini açıkladılar.
Kendilerini tebrik ediyoruz ve Beale'nin attığı bokların umarım yapışmadığını umuyoruz.
Bu arada 'Tanrının Sesi' Beale, aşağıdaki resmi yayınlamış durumda:
Kısacası eğer kendisine ödül vermezsek 2016'yı da bok edeceğini garantiliyor.
Ben de diyorum ki... YERSE ULAN!
Black Gate Fantazi blogu 'Tanrının Sesi' Theodore Beale tarafından Kuduz Köpek listesinden Hugo adaylarına sokulmuştu. Black Gate elemanları aralarında konuşup zaten kazanan yok kategorisini desteklerken bir yandan kendilerinin aday olmalarının etiksel bir saçmalık olduğuna, daha önce bahsettiğim gibi Connie Willis'in de dediği gibi bu işin tehdit altında olmayacağına kanaat getirerek az önce adaylıktan çekildiklerini açıkladılar.
Kendilerini tebrik ediyoruz ve Beale'nin attığı bokların umarım yapışmadığını umuyoruz.
Bu arada 'Tanrının Sesi' Beale, aşağıdaki resmi yayınlamış durumda:
Kısacası eğer kendisine ödül vermezsek 2016'yı da bok edeceğini garantiliyor.
Ben de diyorum ki... YERSE ULAN!
Labels:
HititGunesi,
Rant
Zaman şimdiki zaman
Zaman geldi. Robotlar ormana inmekte. Yaratıklar manasızca koşusuyor. Ben de hazırım!
Lordum, çok önceden bu anı planladınız. Yıllarca eğitimden geçtikten sonra konsey hazır olduğuma karar vermişti ancak son kararı siz verdiniz. Gücü kötü amaç için kullanmak kolay ancak bütün güzelliği çarpıtarak, lorduma karşı mücadele etmeye kalkışacak cahillerin planlarını her aşamada gizlice baltalamak esas zor olan görev, bunu bana vermeniz gururumu kabartıyor.
İstediğiniz gibi, sürekli yanlarında olacağım. Her an enselerinde, her adımlarında peşlerinde. Her kararda fikir önereceğim, biraz orada, biraz burada, istenmeyen hafif itişlerle onları istediğim yöne yönlendireceğim. Ufak ufak, ne yaptıklarını bilmeden bizim yolumuza koyulacaklar. Bizim istediklerimizi yapacaklar, esirimiz olacaklar! Önce güvenlerini kazanacağım, sonra kuyularını kazacağım. Önce dostları olacağım, sonra mezarlarına tüküreceğim. Her planın başında biz olacağız, sonunda biz olacağız. Lordum! Yaklaşıyorlar. Göğsümde kalplerim pıt pıt atıyor ancak görevimi yerine getireceğimden emin olasınız! Karanlığın gücü ile yavaş yavaş kötü yola sokacağım onları.
Ey yüce lordum, elimde bir ışın kılıcı yok ancak zekamı daha keskin gördünüz, keşke bana başka bir rol verseydiniz ama bu sahnede bu rolü oynamaya hazırım parlak bir gelecek için. Zekamı gizlemek, aptal olup zeki gözükmekten daha zor sonuçta. Sonuçta hayatımın rolünü oynayacağım. En büyük aktörlerin yapmaya cesaret edemeyeceği bir rol verdiniz bana senaryonuzda.
Ve evet, sonunda geliyorlar hedeflerim. Şimdi ayağım takılmış gibi yapacağım ve hep beraber yere düşeceğiz. Ve, aksiyon!
Ayağa kalktık. Resmen tanışalım, zaman şimdiki zaman.
'Meesa Jar Jar Binks!'
Lordum, çok önceden bu anı planladınız. Yıllarca eğitimden geçtikten sonra konsey hazır olduğuma karar vermişti ancak son kararı siz verdiniz. Gücü kötü amaç için kullanmak kolay ancak bütün güzelliği çarpıtarak, lorduma karşı mücadele etmeye kalkışacak cahillerin planlarını her aşamada gizlice baltalamak esas zor olan görev, bunu bana vermeniz gururumu kabartıyor.
İstediğiniz gibi, sürekli yanlarında olacağım. Her an enselerinde, her adımlarında peşlerinde. Her kararda fikir önereceğim, biraz orada, biraz burada, istenmeyen hafif itişlerle onları istediğim yöne yönlendireceğim. Ufak ufak, ne yaptıklarını bilmeden bizim yolumuza koyulacaklar. Bizim istediklerimizi yapacaklar, esirimiz olacaklar! Önce güvenlerini kazanacağım, sonra kuyularını kazacağım. Önce dostları olacağım, sonra mezarlarına tüküreceğim. Her planın başında biz olacağız, sonunda biz olacağız. Lordum! Yaklaşıyorlar. Göğsümde kalplerim pıt pıt atıyor ancak görevimi yerine getireceğimden emin olasınız! Karanlığın gücü ile yavaş yavaş kötü yola sokacağım onları.
Ey yüce lordum, elimde bir ışın kılıcı yok ancak zekamı daha keskin gördünüz, keşke bana başka bir rol verseydiniz ama bu sahnede bu rolü oynamaya hazırım parlak bir gelecek için. Zekamı gizlemek, aptal olup zeki gözükmekten daha zor sonuçta. Sonuçta hayatımın rolünü oynayacağım. En büyük aktörlerin yapmaya cesaret edemeyeceği bir rol verdiniz bana senaryonuzda.
Ve evet, sonunda geliyorlar hedeflerim. Şimdi ayağım takılmış gibi yapacağım ve hep beraber yere düşeceğiz. Ve, aksiyon!
Ayağa kalktık. Resmen tanışalım, zaman şimdiki zaman.
'Meesa Jar Jar Binks!'
Labels:
Flash Fiction,
HititGunesi
Trouble with the Hugos
Little puppy piddled a bit
Didn't realize the trouble it caused,
Grown ups cleaning the mess!
Didn't realize the trouble it caused,
Grown ups cleaning the mess!
Labels:
scifaiku
20150115
20140906
Gel Tolkien kardejjj, öpüjjjeem
| Sadece meyhane değil burası! Aynı zamanda öğrencilere burs sağlayan bir mekan! |
Bu meyhane, hemen karşısındaki The Eagle And Child (Kartal ve Çocuk) ile beraber Tolkien ve saz arkadaşlarının öğrencilerle boğuşmaları arasında oturup edebiyat tartıştıkları iki ana meyhaneden birisi ve buram buram tarih kokuyor. Bira seçenekleri son derece geniş olan bu mekan son derece tatlı bir havasıyla bunca sene niye buraya bir uğramadığım sorusunu hatırlatıyor. Ne yazık ki son derece şirin olan Kartal ve Cocuk meyhanesinin girişindeki küçük kabinler doluydu ve eskiden Tolkien ve Lewis'in grubunun toplandığı oda artık içinden geçilen bir koridora dönüştüğünden pek bir zevk vermez haldeydi. Sonuçta aklın fikri bir, tarihte de Tolkien ve Lewis'in Mürekkepçi tayfası burada buluşmaktan vazgeçip youn karşısındaki Kuzu ve Bayrak'ta bulmuşlar. Ne yazık ki Kartal ve Çocuk'un bira seçenekleri hakkında aynısını söyleyemeyeceğim. Büyük bir meyhane şirketinin satın almasıyla hem yiyecek hem de içecek konusunda son derece zayıflamış diye okudum, içecek olayında gerçekten hak verdim. Sadece dört ale pompası vardı, birisi (hayli standard bir Brakspear) ben uğradığımda çoktan bitmişti, geriye sadece üç tane ilginç denebilecek bira varken sadece birisi yerel idi, bir tanesi Avustralya'dan gelen bir fıçı idi ancak ben mümkün olduğunca yöresel biraları tercih eden birisi olduğumdan tenezzül etmedim.
Oxford, Tolkien ve C.S. Lewis tarihçesiyle fantazi dünyasında yerini oturtan bir yer. Philip Pullman’ın fantastik paralel evren Oxford’u ile beraber fantazi seven birisinin kesinlikle ziyaret etmek istediği bir şehir olsa gerek. Her ne kadar Mieville gibi ‘urban’ fantazi yazarları mekan olarak Londra, Chicago veya New York büyük şehirleri seçse de Oxford gibi daha küçük yerlerin kendilerine özgü bir havaları var ancak Cambridge ve Oxford her ne kadar eski İngiliz üniversite şehirleri olarak tanınmış olsa da benim gözümde bundan çok turizmin kontrolden çıktığı yerler.
Yıllar önce Cambridge pazar meydanında bir bankta oturmuş kütüphaneden aldığım kitapları gözden geçirirken yakınıma bir uzak asyalı turist grubu gelmişti. Hep beraber aynı anda aynı yere bakıp, aynı anda otuzdan fazla kişinin boyunlarındaki kameralara uzanıp aynı şeyin fotoğraflarını çekmeleri beni hayli güldürmüştü.
| Oxford kalabalıkları |
Tolkien ve Lewis, bu meyhanelerde oturup edebiyat, eski ingilizce tartışıp, yazdıkları fantazileri birbirlerine okuyarak yorumlayarak buraların tarihine girmişler. Başka yerde olsa herhalde her taraf onların resimleri, posterleri, reklamlarıyla dolu olurdu ancak burada ancak bilen biliyor, tek bir ibre yok neredeyse 70 sene önce burada olup bitenlerden. (Küçük not, daha ticari olan Çocuk ve Kartal'da azıcık var). Özellikle bir çok binasının Türkiye Cumhuriyetini geç, Amerikanın bağımsızlığını ilan etmesinden, bazı binalarının Amerikanın keşfinden eski olduğunu düşünürsek sadece 70 sene önce birkaç kitap kurdunun oturup burada benim oturduğum masalarda bira içmiş olması pek bir şey ifade etmiyor olsa gerek. Öte yandan Ankara’yı geçtim, İstanbul’da benzeri şekilde bir tarihi olup yerle bir olmamış bir bina aklıma gelmiyor. Oxford’un en eski pubunun 1400‘lerden beri aynı yerde olması (ve tavanının kafamı vuracak kadar alcak olması) daha hatırlatıcı geliyor. Kuzu ve Bayrak, 1650'lerden beri burada. Oxford'daki gençler buraya gelip bir şeyler içmeyi Dördüncü Murat zamanından beri biliyor.
Tolkien, C.S. Lewis’i ateistlikten dine döndürdükten sonra araları çok iyiydi ancak C.S. Lewis’in yazdıklarının daha popüler olmasının kıskançlığı, Lewis’in Katolik kilisesi yerine Anglikan kilisesine dönmesi üzerine çok kötüleşmişti. Lewis, şu günlerde kötü bir şekilde beyaz ekrana vurulmuş olan İncil çakması romanlaryla Amerikan hristiyan dincilnerinin dışında pek iyi hatırlanmazken Tolkien’in yazdığı hristiyanlıktan pek bahis etmemeyi tercih eden romanları ve iyi ya da kötü ama inanılmaz çok satan filmleriyle çok daha meşhur olmayı başarmış durumda. Ancak Tolkien’in ölümü öncesı ve sonrasında kocaman Orta Dünya ormanlarının hayli dalga geçilir eserler olduğunu hatırlamak lazım - bu kitapların özellikle filmler sayesinde herkesin okudugu ya da en azından haberdar olduğu eserler haline geldiği bir gerçek. Daha 20 sene önce bu kitaplar ancak özellikle fantazi sevenlerin bildiği eserler haline gelmişti.
| Bazen CGI gerektirmiyor |
Tolkien’de seks bahsi geçmezken, karakterlerin birbirlerine uzun süre bakmaları ile aşk anlatırdı, C.S. Lewis’in çok daha dinci eserlerinde seksin düşüncesi bile mümkün değilken, yenice yazarlarda seks ve şiddetin bolca olması ya modern izleyicilerin beklentilerinin değiştiğini gösteriyor bana, ya da hep böyle olduğumuz ama ancak şimdi itiraf ettiğimizi.
Endistriyel bir şekilde ölüm saçan birinci dünya savaşının travmalarını ve dünyada yarattığı değişikliklerinin etkisinde, Tolkien Hobbit ve Yüzüklerin Efendisinde Oxford çevresinin akademik, eski geleneklerin kurallarıyla yaşayan yeşillikler içinde uykulu, bezgin bir üniversite şehrinden savaş için mühimmat ve silah üreten, fabrikalarla dolu bir modern şehre dönmesini çok yansıtıyor. Hobbitlerin köylerinin kötüler tarafından ele geçirilip İsengardvari bir şekilde kara dumanlarla kaplanması, Savaştan dönen Hobbitlerin bu ‘endüstrici’ kötüleri alaşağı edip vatanlarından kovmaları, bundan tam 100 sene önce başlayan büyük savaştan dönen muhabere yorgunu Tolkien’in çevresinde gördüklerine karşı bir tepkisi. Bu meyhaneye gelirken artık BMW kontrolünde olan dev Mini fabrikasının yanından geçtiğim için Tolkien’e hak vememek zor geliyor.
Öte yandan ne Tolkien ne Lewis herhalde dünyanın dört bir yanından tarihçesini görmek için insanların Oxford’a doluşacaklarını düşünemezdi. Dışarıda turist güruhlarından adım atılamazken Kuzu ve Bayrak meyhanesi bomboş. Öyle gözüküyor ki bu insanların gözünde Oxford’dun tarihçesinde Tolkien ve C.S. Lewis çok küçük bir yer alıyor.
| Yazıyı bitirdik, bira kaldı, içek de gidek |
Bu da bittikten sonra, Tolkien’in bu meyhanede bir şeyler içtiğini hatırlayan, buraya bu amaçla gelen kaç kişi kalır acaba. Ancak bir şey kesin, bu iki meyhanenin ömrü bizden çok daha uzun olacak.
Labels:
HititGunesi,
Rant
Kafayı Niheidim
Tsutomu Nihei.
Tam da bu bulutlu, iç karartıcı ve uykulu günde ne yapacağımı düşünürken kapı çaldı. Haddinden fazla neşeli bir postacı, merdivenlerin bile tümünü çıkmaya üşenerek bana bir kutuyu resmen fırlattı, iyi günler dileyip vınladı. Tabii burada İngiliz Posta Ofisinin özelleştirilmesi ve çalışanlarına inanılmaz bir derecede yük bindirmeleriyle artık postacıların yürümekten vazgeçip postaları kapıdan kapıya koşarak etrafta dolaşmasından uzunca bir şekilde bahsedebilirim ama bir elimde bir kutu, öteki elimde az kalsın kapının önüne döktüğüm kahve, ayağımla kapıyı kapatarak içeri geçtim ve kutuyu açtım, içindekileri serpiştirdim.
Devamı aşağıda...
Tam da bu bulutlu, iç karartıcı ve uykulu günde ne yapacağımı düşünürken kapı çaldı. Haddinden fazla neşeli bir postacı, merdivenlerin bile tümünü çıkmaya üşenerek bana bir kutuyu resmen fırlattı, iyi günler dileyip vınladı. Tabii burada İngiliz Posta Ofisinin özelleştirilmesi ve çalışanlarına inanılmaz bir derecede yük bindirmeleriyle artık postacıların yürümekten vazgeçip postaları kapıdan kapıya koşarak etrafta dolaşmasından uzunca bir şekilde bahsedebilirim ama bir elimde bir kutu, öteki elimde az kalsın kapının önüne döktüğüm kahve, ayağımla kapıyı kapatarak içeri geçtim ve kutuyu açtım, içindekileri serpiştirdim.
Devamı aşağıda...
Labels:
HititGunesi,
Review
20140525
Umut
O pazar, evimde oturmuş uzun süredir biriken İnterzone dergilerini okuyordum. Aniden kapının çalmasıyla irkildim. Bir elimde dergi, diğerinde kahve bardağim kapıyı üçüncü elimle açtığımda karşımda iki tane kafası kazınmış, kalas gibi adam vardı.
'Hakan Kosggglllu' dedi birisi, 'Hakan Köseoğlu' diye düzeltmemle 'Gel lan pezevenk' diye yakamdan tutup beni merdivenlerden aşağı sürükleyip bir vanın içine atıp bastılar, kapıyı kapatır kapatmaz da girişmeye başladılar.
İki saat sonra kendimi Manş tünelinin girişinde bir binada küçük bir odada buldum.
'Tamam arkadaş, sen pis bir yabancısın ve şimdi ülkeden dışarı atılıyorsun' dedi karşımdaki siyah üniformalı.
'Ancak ben bir Birleşik Krallık vatandaşıyım, olamaz böyle bir şey' dedim. Cevabım 'Birleşik Krallık Bağımsızlık ve Milliyetçi Partisi hükümeti senin gibilerin vatandaşlığını kabul etmiyor, topunuz dışarı atılıyorsunuz, zencilerle asyalılar gemilere doldurulup Afrika, Pakistan ve Hindistana gönderiliyor, senin gibi Avrupa tarafından gelenler için ayrıca gemi tutmaya gerek yok, yürüyerek gidersin gideceğin yere!' oldu.
Odadan dısarı sürüklenip tekmelerden kaçmaya çalışırken kendimi tünel girişinde binlerce başka kişiyle buldum. Üstümde sadece bir sabahlık, ayağımda terlikler, bana verilen emir 'Haydi yürü, siktir git!' idi.
Elli kilometre ve onbeş saat yürüyüşten sonra kendimi Fransta toprağında buldum. Fransız polisi ifademi alıp bana Paris'teki konsolosluklara gidebileceğime dair bir kağıt verip serbest bıraktı. 'Yani istediğim yere gidebilirim?' diye sorduğumda 'Avrupa topluluğu hareket bağımsızlığı veriyor ancak burada ne çalışabilirsin ne de bir devlet yardımı alabilirsin. Tarihine bakılırsa İngiltere veya Türkiye konsolosluğu tek alternatifin' dendi.
Aradan haftalar geçtikten sonra, artık yalınayak ve hayli kilo vermiş bir halde kendimi İngiltere Konsolosluğu önünde buldum. Oradan tek alabildiğim sıkı bir dayaktı ancak Fransız polisinin yol boyunca bana her gün bulup attığı dayaklardan artık acıya alışmıştım. Türkiye Konsolosluğunu bulup kuyruğa girdim ve sonunda kendimi kısa saçlı, pala bıyıklı, kravatsız bir bürokratın karşısında buldum ve derdimi anlattım. Yıllardır Avrupada yaşadığımdan Türk pasaportumun süresi biteli bilmem kaç sene olmuştu ve nüfüs cüzdanım da geride, evimde kalmıştı. Ankara'ya yolculuk için hem para desteği hem de kağıtlara ihtiyacım vardı. Biraz klavyeyi takırdattınktan sonra bana baktı.
'Hakan Bey, uzun zamandır dikkatimizi çekmemişsiniz. Yasalar değişti. Uzun süredir pasaportunuz olmadığı için ve Türkiye'de kayıtlı olmadığınız için vatandaşlığınız tehlikeye girmiş' dedi.
'Eee, ne yapmam lazım bu durumda, hangi dilekçele....' derken sözüm kesildi.
'Kayıtlarımıza göre baba tarafınız sülalece artık Türk kabul edilmediğinden vatandaşlıktan atılmış. Ayrıca sağda solda internette sosyalist olduğunuzu yazmışsınız. Haliyle sizi Türkiye Devleti ve Milli Hareket Kalkınma Partisi Hükümeti istenmeyen kişi listesine almış. Bu andan itibaren Türk vatantaşlığınız iptaldir. Nereye gitmek istereniz oraya gidin ancak Türkiye'ye adım atamazsınız. Ayrıca bütün malvarlığınız şu andan itibaren Türk devletine aittir. GÜVENLİK, Hikmet! Atın dışarı bu herifi ve bir daha içeri almayın!'
Kapıdan dışarı tekme tokat atıldıktan sonra başka ne yapabılirim diye düşünürken alienin İrlanda bağlantıları geldi. Ne kaybedebilirdim ki? Kuzey İrlanda ile birleşip tek bir devlet olmalarının üzerinden daha birkaç yıl geçmemişti daha, Belfast'a gidebilmek için şansımı deneyebilirdim.
Uzun bir bekleme sonrasında kendimi karşısında bulduğum O'Connor adlı bürokratın derdimi anlattıktan sonra bana ilk sorusu 'Hmmm, hangi dine inanıyorsunuz' idi. 'Ne farkeder ki?' diye sormamla söylevi yedim. 'Mr. Hakan, Birleşik İrlanda Cumhuriyeti Hristiyan bir ülkedir. Katolik ve Protestanların arasındaki barışı sağlayabilmemizin tek olumlu sonucu, bütün başka dinlere inananları sınır dışı etmemizle ancak mümkün oldu ve bunu koruma konusunda çok ciddiyiz.'
'Ancak ben bir dine inanmıyor...' Derken O'Connor ayağa kalkıp gözüme bir yumruk geçirdi olanca siddetiyle. Sandalyeden düşüp şaşkınlıkla bakarken 'Siktiğimin Ateistleri, GÜVENLİİK!!! Paddy, bu herifi dışarı at, bir daha da içeri almayın' diye bağırdı ve artık alıştığım bir prosedürden geçtikten sonra kendimi tekrar sokakta buldum.
Aradan haftalar geçtikten ve bir sürü dayaktan sonra kendimi Marseille civarlarında bir balıkçı kasabası yakınlarında bir sahilde Akdeniz'e bakar buldum. Bir balıkçının kayığına atlamak üzereyim. Hedefim Afrika. Belki kara kıta beni bağrına basar, Avrupa Topluluğunun Akdenizde güneyden gelip kuzeye giden kaçakların gemilerini batırmak için kullandığı robot denizaltıları herhalde ters yöne giden birisine çok dikkat etmez diye umuyorum. Bundan sonra benden bir haber alamazsanız, muhtemelen balıklara yem olmuşumdur. Tekrar görüşmek üzere.
'Hakan Kosggglllu' dedi birisi, 'Hakan Köseoğlu' diye düzeltmemle 'Gel lan pezevenk' diye yakamdan tutup beni merdivenlerden aşağı sürükleyip bir vanın içine atıp bastılar, kapıyı kapatır kapatmaz da girişmeye başladılar.
İki saat sonra kendimi Manş tünelinin girişinde bir binada küçük bir odada buldum.
'Tamam arkadaş, sen pis bir yabancısın ve şimdi ülkeden dışarı atılıyorsun' dedi karşımdaki siyah üniformalı.
'Ancak ben bir Birleşik Krallık vatandaşıyım, olamaz böyle bir şey' dedim. Cevabım 'Birleşik Krallık Bağımsızlık ve Milliyetçi Partisi hükümeti senin gibilerin vatandaşlığını kabul etmiyor, topunuz dışarı atılıyorsunuz, zencilerle asyalılar gemilere doldurulup Afrika, Pakistan ve Hindistana gönderiliyor, senin gibi Avrupa tarafından gelenler için ayrıca gemi tutmaya gerek yok, yürüyerek gidersin gideceğin yere!' oldu.
Odadan dısarı sürüklenip tekmelerden kaçmaya çalışırken kendimi tünel girişinde binlerce başka kişiyle buldum. Üstümde sadece bir sabahlık, ayağımda terlikler, bana verilen emir 'Haydi yürü, siktir git!' idi.
Elli kilometre ve onbeş saat yürüyüşten sonra kendimi Fransta toprağında buldum. Fransız polisi ifademi alıp bana Paris'teki konsolosluklara gidebileceğime dair bir kağıt verip serbest bıraktı. 'Yani istediğim yere gidebilirim?' diye sorduğumda 'Avrupa topluluğu hareket bağımsızlığı veriyor ancak burada ne çalışabilirsin ne de bir devlet yardımı alabilirsin. Tarihine bakılırsa İngiltere veya Türkiye konsolosluğu tek alternatifin' dendi.
Aradan haftalar geçtikten sonra, artık yalınayak ve hayli kilo vermiş bir halde kendimi İngiltere Konsolosluğu önünde buldum. Oradan tek alabildiğim sıkı bir dayaktı ancak Fransız polisinin yol boyunca bana her gün bulup attığı dayaklardan artık acıya alışmıştım. Türkiye Konsolosluğunu bulup kuyruğa girdim ve sonunda kendimi kısa saçlı, pala bıyıklı, kravatsız bir bürokratın karşısında buldum ve derdimi anlattım. Yıllardır Avrupada yaşadığımdan Türk pasaportumun süresi biteli bilmem kaç sene olmuştu ve nüfüs cüzdanım da geride, evimde kalmıştı. Ankara'ya yolculuk için hem para desteği hem de kağıtlara ihtiyacım vardı. Biraz klavyeyi takırdattınktan sonra bana baktı.
'Hakan Bey, uzun zamandır dikkatimizi çekmemişsiniz. Yasalar değişti. Uzun süredir pasaportunuz olmadığı için ve Türkiye'de kayıtlı olmadığınız için vatandaşlığınız tehlikeye girmiş' dedi.
'Eee, ne yapmam lazım bu durumda, hangi dilekçele....' derken sözüm kesildi.
'Kayıtlarımıza göre baba tarafınız sülalece artık Türk kabul edilmediğinden vatandaşlıktan atılmış. Ayrıca sağda solda internette sosyalist olduğunuzu yazmışsınız. Haliyle sizi Türkiye Devleti ve Milli Hareket Kalkınma Partisi Hükümeti istenmeyen kişi listesine almış. Bu andan itibaren Türk vatantaşlığınız iptaldir. Nereye gitmek istereniz oraya gidin ancak Türkiye'ye adım atamazsınız. Ayrıca bütün malvarlığınız şu andan itibaren Türk devletine aittir. GÜVENLİK, Hikmet! Atın dışarı bu herifi ve bir daha içeri almayın!'
Kapıdan dışarı tekme tokat atıldıktan sonra başka ne yapabılirim diye düşünürken alienin İrlanda bağlantıları geldi. Ne kaybedebilirdim ki? Kuzey İrlanda ile birleşip tek bir devlet olmalarının üzerinden daha birkaç yıl geçmemişti daha, Belfast'a gidebilmek için şansımı deneyebilirdim.
Uzun bir bekleme sonrasında kendimi karşısında bulduğum O'Connor adlı bürokratın derdimi anlattıktan sonra bana ilk sorusu 'Hmmm, hangi dine inanıyorsunuz' idi. 'Ne farkeder ki?' diye sormamla söylevi yedim. 'Mr. Hakan, Birleşik İrlanda Cumhuriyeti Hristiyan bir ülkedir. Katolik ve Protestanların arasındaki barışı sağlayabilmemizin tek olumlu sonucu, bütün başka dinlere inananları sınır dışı etmemizle ancak mümkün oldu ve bunu koruma konusunda çok ciddiyiz.'
'Ancak ben bir dine inanmıyor...' Derken O'Connor ayağa kalkıp gözüme bir yumruk geçirdi olanca siddetiyle. Sandalyeden düşüp şaşkınlıkla bakarken 'Siktiğimin Ateistleri, GÜVENLİİK!!! Paddy, bu herifi dışarı at, bir daha da içeri almayın' diye bağırdı ve artık alıştığım bir prosedürden geçtikten sonra kendimi tekrar sokakta buldum.
Aradan haftalar geçtikten ve bir sürü dayaktan sonra kendimi Marseille civarlarında bir balıkçı kasabası yakınlarında bir sahilde Akdeniz'e bakar buldum. Bir balıkçının kayığına atlamak üzereyim. Hedefim Afrika. Belki kara kıta beni bağrına basar, Avrupa Topluluğunun Akdenizde güneyden gelip kuzeye giden kaçakların gemilerini batırmak için kullandığı robot denizaltıları herhalde ters yöne giden birisine çok dikkat etmez diye umuyorum. Bundan sonra benden bir haber alamazsanız, muhtemelen balıklara yem olmuşumdur. Tekrar görüşmek üzere.
Labels:
Flash Fiction
20140412
Remote Controlled Flight
One thin can, tumbling
Not allowed to touch anything -
Fear of defection
(Note: Not only Gagarin wasn't allowed to land with Vostok 1, he wasn't allowed to touch anything and the flight was completely remote controlled - http://en.wikipedia.org/wiki/
Labels:
scifaiku
20140225
Sincere apologies to the ghost of Mr. Adams
Meteor flies fast
Bright moon ahead, An idea flashes -
Oh no, not again!
Bright moon ahead, An idea flashes -
Oh no, not again!
Labels:
scifaiku
words instead of sounds...
Zaman taneleri düşer tepemize, üstümüze
Geçmiş ve gelecek bizim olsun - sorumluluk olmasın -
Sonsuzluğun sessizliği ve kaosun gürültüsü
Geçmiş ve gelecek bizim olsun - sorumluluk olmasın -
Sonsuzluğun sessizliği ve kaosun gürültüsü
Labels:
scifaiku
An ode to pTerry
"Pffff" said a small god
The explosions rocked the world
"Give way" said the giant.
Labels:
scifaiku
Mert der ki yaz çiz, biz boş dururken...
Ne dersen de, boş...
Ahali lafa gelmez,
Vazgeç bu kış vakti...
Boza, ıhlamur,
Çay, kahve, iç kardeş iç,
Düşen kara biz bakar....
Gelecekten Haber Manşetleri
Robot Lobisi iktidara getirdi bizi" biipledi BaşRobot.
(7 kelime ne yazık ki, daha kısamadım. Fikir Banu'dan çıktı.)
TOMA dile geldi: Lobiciler benim cebimde!
Robot Lobisi meydanda: 'Biip booop blooop'!!
Başbakan iddia ediyor: 'Robot Lobisi darbesi'!
Esasında son dediğim gerçek olabilir, bi bakmam lazım haberlere.
Son Haber: Robotlar Gezi Parkında direnişte!
İddialar: Enver Paşa'nın vücudu robotmuş!
Labels:
Flash Fiction
20140121
All it takes is a world, disc shaped
"Pffff" said a small god
The explosions rocked the world
"Give way" said the giant
Labels:
scifaiku
20131011
Gelecekten Gazete Başlıkları
Komite onayladı! Dünya kapanacak!
Aydaki ev kira fiyatları fırlıyor!
Zamanda yolculuk bulundu!
Malazgirtte kapı yokmuş!
Sunucunun kalbi kırıldı!
Antika saat tamircisi aranıyor!
Gezginlere Müjde!
Başbakan: Uzay gemilerinde alım satım vergisi kalkacak!
Labels:
Flash Fiction
Subscribe to:
Posts (Atom)
















